18 Şubat 2022 Cuma

Selçuklularda Tıp Eğitimi ve Hastaneler

                                                   *Mihriban KAYA 

ÖZET:

        Selçuklu İmparatorluğu, Türk tarihi, İslam tarihi ve Dünya tarihinde önemli bir yere sahiptir. Selçuklu Sultanları, İslâm dinine ve Türk hâkimiyet anlayışına uygun olarak idare ettikleri halkı soy ve inanç ayrımı yapmadan refah içinde yaşatabilmek için büyük bir çaba göstermişlerdir. Hâkimiyetleri altındaki milletlere karşı adil, cömert ve hoşgörülü olmaya özen gösteren Selçuklu Sultanları; ele geçirdikleri yerlerde cami, medrese, kütüphane, han, hamam gibi kamu yararı için pek çok yeni yapılar inşa ettirmişlerdir. Selçuklu devlet adamları da tıpkı sultanlar gibi idare ettikleri bölgelerde halkın rahat ve huzur içinde yaşayabilmesi için önemli faaliyetler gerçekleştirmişlerdir. Halkın hizmetine sunulan mabet, medrese, mektep, imaret, zaviye, kütüphane ve dârüşşifaları ölümsüz kılabilmek için vakıf kurumları haline getirmişlerdir. 

      XI. yüzyıldan itibaren Türk göçlerine sahne olan Anadolu'da Selçuklular gerçekleştirdikleri mimari eserler ve kurumlarla Anadolu kültürünün kaynaşmasını ve halkın ihtiyaçlarının giderilmesini amaç edinmişlerdir. Bu eserler arasında halkın hizmetine sunulan mabet, medrese, mektep, imaret, zaviye, kütüphane ve dârü’ş-şifalar gibi vakıf kurumlarını sayabiliriz. 

        Dârüşşifalar, temelde, birer kamusal hayır kurumu olarak tesis edilen hastanelerdir ve en çarpıcı özellikleri bu hastanelerde hastaların tıbbi bakımlarının ve tedavilerinin parasız yapılmış olmasıdır. Bu yönüyle özel olarak dârüşşifalar, genel olarak tüm vakıf eserleri sosyal devlet anlayışının bir tür öncüsü olarak değerlendirilebilir. Selçuklular, İslâm düşünce tarihinde önem arz eden medreselerin kurumsallaşması gibi işleri başararak Karahanlı ve Gaznelilere göre daha ön plana çıkmışlardır. Açılan Nizâmiye Medreseleri ile eğitim ve düşünce alanında önemli gelişmeler sağlamışlardır. Bu makalede Selçuklu İmparatorluğu'nun hâkimiyeti altında bulunan topraklarda yaptırıp hizmete soktukları hastane ve tıp medreseleri gibi tıbbî kuruluşlardaki öğretim faaliyetlerinin işleyişi, ayrıca tıp medreselerinin müfredatı ile Avrupa devletleri ve Selçukluların halefi olan devletlere olan etkileri ele aldım.

     

     Selçuklu hastanelerindeki tedavi metotları devrin önde gelenlerindendi. Tıp öğrencileri öğrenim süreleri boyunca hastanelerde pratik yapma imkânına sahipti. Tesis edilen hastanelerde ve medreselerde pek çok Türk hekimi yetirmiştir. Ayrıca bu dönemde hastanelerde tıbbî müşavereler ve tartışmalar yapılmış, halk ücretsiz muayene edilmiş ve kendilerine ilaç dağıtılmıştır. Hastaneler bir tür vakıf sistemi üzerine kurulmuştu ; buralarda dindar insanlardan gelen bağışlar kullanırlardı. Aynı zamanda devlet yöneticileri bu müesseselerin oluşumunda büyük rol sahibiydi. Bu da Selçuklu sosyal yapılmasının başka bir boyutudur.                     

       Selçuklularda tıp eğitimi Türkçe yapılmış, ancak bu büyük imparatorluk, birçok badireler atlattığı için tıbbî müesseseler ve eserler dağılıp yok olmuştur. Bugün bu tıbbî eserlerin ve müesseselerin çok azını bilebilmekteyiz. Anadolu' da mevcut tıbbi müesseseler tababet hayatının Selçuklularda çok ileri olduğunu gösterir. Özellikle askerlik alanında gelişen tababet Türklerde o derece ilerlemiştir ki bu gelişmeleri Batı dünyası Türklerden izlemiş ve kendisine uyarlamıştır. Bunun yanında varlığı bilinen ama tespit edilemeyen, birçok hastane ve tıbbi müessese mevcuttur. Ayrıca, seyyar hastaneler, cüzam haneler, tımarhaneler, eczaneler, darürrahalar, tıp medreseleri, tıp tarihinde olduğu kadar Selçuklu müesseseleri tarihinde ve dünya tarihinde kültürel gelişmişliğin tartışmasız delilidirler.


Anahtar Kelimeler: Selçuklu Devleti; tıp eğitimi; ortaçağ tıbbı; müfredat, XI. Yüzyıl, Türk Kültürü, Selçuklu, Anadolu, Vakıf, Dârü’ş-şifa.


                              GİRİŞ


          Büyük Selçukluların ilmi ve medeni hayatı, İslam medeniyetinden ayrı düşünülemez. Bu dönemde Türk ülkelerinde doğup büyüdükleri halde eserlerini devrin bilim dili olan Arapça ile yazmış olan İbn-i Sina, Biruni gibi tıp büyükleri, diğer Müslüman milletlerce de benimsenmiştir. Bu nedenle İslami dönem Anadolu dışında Türk tıbbını İslam medeniyeti içinde ele almışlardır. Selçuklular savaşlarda harap olmuş hastaneleri tamir ettirtmişler, ordu için seferlerde deve ile taşınan seyyar hastaneler kurmuşlardır. Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’ya yoğun Türk göçleri olmuş, kısa zamanda Türk yurdu olan bu toprakların ticari yolları barındırması sebebiyle Selçuklular zengin bir devlet olmuştur. Kervan yolları üzerinde nüfusları yüz bini aşan Kayseri, Sivas, Konya gibi şehirler önemli medeniyet merkezleri haline gelmiştir. Bu Şehirler cami, hamam, medrese, imaret, darüşşifalarla donatılmıştır.  Eğitim öğretimin ilk kurumsallaştığı yer olarak sayılan medreseler Büyük Selçuklular ile bu dönemlerde başlamıştır. Bu dönemde açılan Nizamiye medresesi ve hastanesi ile medrese geleneği hem doğuyu hem batıyı etkilemiştir.

        Selçuklular bu dönemde hâkimiyetleri altındaki topraklarda darüşşifalar, bakımevleri hamamlar yaptırmışlardır. Bunlardan ilki Alparslan tarafından Nişabur’da yaptırılmıştır. Melik Şah Bağdat’ta Bimaristan-ı Tutuşi, Selahaddin Eyyubi Kahire’de, Fustat ve Akka’da Nureddin Zengi Halep ve Şam’da hastaneler yaptırmıştır. Sağlık tesislerinin vakıflar biçiminde yapıldığı bu dönemde devletin yönlendirmesi sonucu; özellikle de ticaret yolları üzerinde bir hayli çok sayıda sağlık tesisi hizmete sokulmuştur. Özellikle II. Kılıçarslan (1156-1192) ve Alaeddin Keykubat(1220-1237) zamanında Türk-İslam dünyasından davet edilen ilim ve sanat adamları, Anadolu’ya yerleşerek bilim ve sanatın ilerlemesine yardımcı olmuşlardır. Üzerinde yaşadığımız topraklar üzerinde, yaklaşık bin yıldan beri üç büyük Türk devleti kurtulmuştur.     

       Türklerin Anadolu’ya girişi Malazgirt Savaşı’nın kazanılmasıyla, 1071 tarihiyle başladığı kabul edilmektedir. Türklerin Anadolu’da yerleşmeleriyle birlikte bazı imar faaliyetleri görülür. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde hanlar, hamamlar, köprüler, camiler, medreseler kurulmuştur.  Selçuklular döneminde, bir “Hekimbaşılık makamının bulunduğu söylense de bu konuda tarihsel bir belgenin varlığı söz konusu değildir. Bunun yanında, Selçuklu hükümdarları gerek gördüklerinde kendi tıbbi bakım ve tedavileri için hekim görevlendirmişlerdir. Selçuklu döneminde benimsenen tıp anlayışı İslam tıbbının özelliklerini taşımaktadır. Hipokrat, Galen gibi hekimlerin tıp anlayışını benimseyen İslâmi tıp anlayışı Anadolu Selçuklu döneminde de etkisini sürdürmüştür. Bu dönemde Anadolu’da bulunan hekimler göz ile ağız ve diş tedavisine önem vermişlerdir. Göz hastalıkları için “kehhal” adını taşıyan hekimler bulunmaktadır. İç hastalıklarına ilişkin tedaviler daha çok ilaçla yapılırken cerrahi nitelikteki müdahaleler kırık-çıkık, incinme, çıban, ur, yaraların tedavisi gibi müdahaleler şeklindedir.

 

  Selçuklularda Tıp Eğitimi ve Hastaneler 


     Kurdukları imparatorluğun, doğu ile batı arasındaki kervan yollarının üzerinde olduğunu bilen Selçukluların, bulaşıcı hastalıkların, sivil halk ve ordu için büyük tehlikesini düşünerek, henüz en başında, Tuğrul Bey ve Alp Arslan devirlerinde birer tıp merkezi niteliğinde hastaneler tesis etmeye başladıkları görülür.  Selçuklular savaşlarda harap olmuş hastaneleri tamir ettirtmişler, ordu için seferlerde deve ile taşınan seyyar hastaneler kurmuşlardır. Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’ya yoğun Türk göçleri olmuş, kısa zamanda Türk yurdu olan bu toprakların ticari yolları barındırması sebebiyle Selçuklular zengin bir devlet oluşmuştur. Kervan yolları üzerinde nüfusları yüz bini aşan Kayseri, Sivas, Konya gibi şehirler önemli medeniyet merkezleri haline gelmiştir. Bu şehirler cami, hamam, medrese, imaret, darüşşifalarla donatılmıştır. 

    Sultan Melik şah devrinde Selçuk ordularında kırk adet, deve katarı ile nakledilebilen seyyar hastaneleri vardı. Nizâmülmülk’ün (1018-1092) inşa edilmesi için emek sarf ettiği yapıtların başında gerek siyasal, dinsel ve bilimsel gerekse sosyal anlamda devlet çıkarlarına oldukça mühim hizmetlerde bulunmuş olan medrese kurumu gelmektedir. O çağın üniversiteleri olan medreselerin kurulması, bu uygarlığın en önemli katkılarından biridir. Dünyada kurulan ilk devlet üniversitesi özelliğindeki Nizamiye Medreseleri kadı, hekim, müftü, nişancı, defterdar, müderris vb. gibi sivil nitelikte devlet memurlarının yetiştirilmesi amacıyla kurulmuştur. Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan devrinde tıp eğitimine de önem verilmiş, 11. yüzyılda kurulmaya başlanan tıp medreselerinde eğitim usta-çırak modeliyle yürütülmüştür. 

     Tıp eğitimi genellikle hastanede tatbiki olarak verilmekteydi. Hekimin etrafında toplanan öğrenciler, onun anlattıklarını dinleyip, hastalar ile kadavralar üzerinde yaptığı uygulamaları görerek hastalıkları tanıyor ve tedavileri konusunda bilgi ediniyorlardı. Daha sonraları medreselerde de tıp eğitimi verilmeğe başlandı. Bunun dışında özel tıp okulları kurularak buralarda bir yandan eğitim, diğer yandan da hastalara hizmet verilmeye başlandı. 

        Büyük Selçuklularda vakıflara bağlı olarak kurulan Selçuklu hastanelerine “bimaristan” adı verilmekteydi. Anadolu Selçuklularında bunun adı “Daru’s-şifa”ve “Daru’s -Sıhha” olmuştur. Bazı yerlerde bu görevi “Daru’l-Âfiye” adıyla bilinen hastaneler yapmaktaydı. Yine hastanelerde her çeşit yolcu ırk, din ve kimliğe bakılmaksızın tedavi edilmekteydi. Ayrıca akıl hastaları için “Tımarhane” adıyla bilinen yerler kurulmuş, insanların huzuru için her türlü tedbir alınmıştı. Bundan başka ordu içinde seyyar hastaneler bulunmaktaydı ki, bunlar 200 civarında bir deve katarının sırtında taşınabilmekteydi. Bu sosyal tesisler kurulmuş yaşlılar ve yetimler için bakımevleri bulunmaktaydı. Yaşlıların barındığı bu evlere “Daru’l-Aceze” yetimlerin kaldığı yerlere de “Daru’l-Eytam” adı verilmekteydi. Selçuklular tıbba çok önem vermişler, bir çok hastane yapmışlardır. 

     Dârü’ş-şifalar en çok Bîmâristan olarak isimlendirilmiştir. Bîmâristan kelimesinin kökünün ne olduğu konusunda iki farklı görüş bulunmaktadır. Birinci görüşe göre “mar” yılan demektir, maristan’da yılan evi, yılan yurdu demektir. Hastaya ise yılansız, şifasız anlamına gelen bîmâr denmektedir. Yılanın ilk çağlardan beri tıpta geniş ölçüde yararlanıldığı düşünülürse, bu görüş kabul edilebilir görünmektedir.  

      Horasan Selçuklu Hükümdarı Alpaslan Oğlu Melikşah babasının veziri Nizamül'mülk ile ilme ve tababete büyük hizmet etmişlerdir. Bağdat’taki medrese meşhurdur. Sultan Mehmed Bin Melikşah devrinde Selçuk ordularında kırk adet, deve katarı ile nakledilebilen seyyar hastaneler vardı. Her iki hükümdar zamanında da Horasan, İran, Azarbeycan ve Irak'da yaptırılan hastahâne ve imâretler aynı zamanda kıymetli birer sanat eseridirler. Bağdat’taki Adudî hastâhânesi bu devirde pek meşhurdur. Burası yüksek bir tıb okulu ve serîrîyâtıdır. Tıbbî konular tartışır, araştırmalar yapılırdı. 

      Anadolu’daki medreselerin ilk örnekleri Artuklu ve Danişmentli kültür çevrelerinde karşımıza çıkmaktadır. Artuklular Diyarbakır, Harput, Mardin, Urfa, Danişmentliler Amasya, Çorum, Kırşehir, Malatya, Niksar, Sivas, Tokat, gibi merkezlerde hâkimdir. Bir başka deyişle, Artuklular Güneydoğu Anadolu, Danişmentliler Orta, Doğu ve kısmen Karadeniz bölgelerinde yerleşmiştir. Coğrafyanın farklılığı medreselerin plan şemalarını da etkilemiştir. Türkiye’nin en sıcak kentleri olan Diyarbakır, Mardin ve çevresindeki medreselerde açık ve büyük bir avlu tercih edilirken, Tokat, Niksar ve Konya gibi merkezlerde karasal iklimin yaşanması nedeniyle bazı medreselerde avluların üzeri kapatılmıştır. İslam dünyasında ve Ortaçağ Anadolu’sunda medreselerin tüm ihtiyaçları vakıflar tarafından karşılanmaktadır. 

        Anadolu Selçuklu döneminde, başkent Konya ile Kayseri ve Sivas kentlerinden günümüze ulaşan oldukça anıtsal boyutlarda medreseler ile darüşşifalar bulunmaktadır. Selçuklu sultanlarından I. Gıyaseddin Keyhüsrev, Kayseri’deki Gevher Nesibe Darüşşifası/Hastanesi ve Tıp Medresesi’ni, oğlu I. İzzeddin Keykavus ise Sivas’taki Keykavus Darüşşifası’nı inşa ettirmiştir. Selçuklu vezirlerinden Celaleddin Karatay, Konya Karatay, Sahip Ata Fahreddin Ali Sivas Gök Medrese, Sipehsalar/Ordu komutanı/Çaşniğir ve Atabeylik gibi görevlerde bulunan Şemseddin Altun Aba Konya Şemseddin Altun Aba, Lala Bedreddin Muslih ise Konya Sırçalı medreselerini yaptırmıştır. Buna göre  darüşşifası/hastanesi olan medreselerin dönemin sultanı/hükümdarı, bir başka deyişle yöneticisi tarafından yaptırıldığı gözlenmektedir. Dönemin büyük boyutlu medreseleri ise vezirler ve diğer devlet adamları tarafından yaptırılmıştır. 

Selçuklular zamanında Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde peş peşe hastaneler kuruldu ve bu sağlık kurumlarında becerikli hekimler yetişerek görev yapmaya başladılar. Ayrıca her hastanenin yanı başında bir hamam bulunuyordu. Anılan sağlık kurumlarında genel olarak tedavi için ayrılan hasta odaları, doktor ve hastabakıcı odaları ve eczaneler bulunuyordu. Aynı zamanda Selçuklular zamanında akıl ve ruh hastalıklarının tedavisinde de önemli gelişmeler kaydedilmiştir. 

Selçukluların önemli şehirlerinden ve hükümet merkezi olan Konya’da sağlık kurumları, insan hayatı ve sağlığı yönünden önem arz ettiğinden yöneticiler tarafından büyük destek görüyordu. Burada halka sağlık hizmeti veren Dâru Şifâ-i Alâî en önemli kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Burası çok sağlam bir yapıya sahipti; şehir surları dışında yer aldığı bildirilen bu sağlık merkezi halkın her kesimine hizmet veriyordu. 

      Tıp fakültesi ve hastaneyi aynı binada birleştirerek dünyada bir ilki teşkil eden, Anadolu Selçuklu hükümdarlarından meşhur II. Kılıç Arslan’ın kızı ve I. Gıyaseddin Keyhüsrev ’in kız kardeşi olan Gevher Nesibe Sultan’ın adına yaptırılan Gevher Nesibe Darüşşifası, Anadolu’ da yapılmış Selçuklu darüşşifaları ve medreseleri içinde en seçkin olanıdır. Bu darüşşifa halk arasında genellikle Gevher Nesibe Hatun Darüşşifası, Çifte veya İkiz Medreseler adıyla; ayrıca Kayseri Darüşşifası, Şifa Hatun Medresesi, Kayseri Tıbbiyesi, Gevher Nesibe Hastanesi, Darüşşifa Medresesi gibi farklı isimlerle de anılmaktadır. Yapı batıda şifahane ve doğuda medrese olmak üzere yan yana yapılmış iki blok halindedir. Şifahane kısmının batı tarafında akıl hastalıkları bölümü yer alırken, medrese kısmının kuzeydoğu köşesinde Gevher Nesibe’nin kümbeti yer alır. İki kapı üzerinde de kitabe bulunmaktayken bunlardan yalnızca şifahanenin üzerinde bulunan kitabe günümüze kadar gelmiştir. 

      Türkiye Selçuklu yönetimi, hastane ve diğer sosyal yardım kuruluşlarının yapımına da özel önem vermiştir. Örneğin bunun bir örneği 1205 yılında yapılmış olan Kayseri’deki Gevher Nesibe Hatun Hastanesidir. I. Keykavus tarafından yaptırılan Dar-üş Şifa, 100’den fazla dükkan ile sahip olduğu vakfiyesinin  büyüklüğü ile dikkat çekicidir. Yine Konya’da I. Alaeddin Keykubat tarafından yaptırılan Dar’üşşifai Alai, 1228’de Divriği’de Behram Şah’ın kızı Turan Melek, Çankırı’da 1235’de Atabeg Ferruh, Amasya’da 1266’da Toruntay, Kastamonu’da 1272’de Pervaneoğlu Ali, 1275’de Tokat’da Muhinettin Pervane, 1308’de Amasya’da Sultan Olcaytu ve tarihi bilinmeyen Aksaray hastaneleri Selçukluların yaptığı en başta gelen hastaneler durumundadır. 

     İhtisas medreseleri, hizmetlerine göre; Dârü’l-Hadis, Dâru’t-Tıp ve Dâru’l-Kurra olarak üç grupta toplanmaktadır. Sivas’taki Çifte Minare Medresesi Dârü’l-Hadis iken Dâru’ş-şifâ Medresesi, isminden de anlaşıldığı üzere Dâru’t-Tıp grubundadır. Dâru’ş-Şifâ Medresesinde de tıp eğitimi ve tedavisi birlikte görülmektedir.   

Dünyada kurulan ilk devlet üniversitesi özelliğindeki Nizamiye Medreseleri başka medreselerde öğrenim görmüş olanlar, bilgi ve görgülerini arttırmak için Nizamiye Medreselerine müracaat ederlerdi. Nizamiye Medreselerinin maddi olanakları ve hocalarının bilimdeki şöhretleri nedeniyle Azerbaycan, Tiflis, Yemen Mısır, Mağrip ve Endülüs’ten insanlar buralara gelerek bilim öğrenmişler, sonra memleketlerine dönerek Nizamiye misyonunu oralara taşımışlardır. Böylece, Selçuklu ülkesinde Pamir’den Mısır’a kadar bilimsel, öğrenim ve manevî birlik gerçekleştirildiği gibi, bilim insanları arasında kaynaşma da sağlanmıştır. Nizamülmük, en meşhur Selçuklu medresesini Bağdat’ta inşa ettirmiştir. Bu medresenin yapılabilmesi için çok miktarda paralar harcanmasının yanı sıra geliri için de çarşılar, hanlar, hamamlar ve çiftlikler vakfedilmiştir. Bundan sonra, Nizâmiye ekolüne uygun olarak Nişâbûr, Belh, Merv, Herat, Basra, Tus, Amul, Rey, Isfahan, Musul gibi yerlerde medreseler açılmış ve bu medreselerin yanına da çok sayıda değerli kitabın yer aldığı kütüphaneler yaptırılmıştır.  Nizamiye Medreselerinin kurulması kütüphane ihtiyacını daha fazla arttırdığından dolayı, İslam dünyası topraklarında, içinde çok sayıda kitap bulunan kütüphaneler de yaygın hale gelmiştir. Selçuklu medeniyetinin geliştiği Anadolu toprakları da benzer şekilde kütüphane açısından zengin merkezlere sahipti. 

      Selçuklu uygarlığında tıbbın toplumsal boyutuna ve halk sağlığına özel bir önem verilmiş ve kurumsal yapılaşma ön plana çıkmıştır. Bu amaçla egemenlikleri altındaki her yerde sağlık kuruluşları, “Darüşşifalar kurulmuştur. Alparslan tarafından ilk olarak Nişabur’da, Melikşah Bağdat’ta, vezir Ahmed Kaşi tarafından Kâşan, Ebher, Zencan, Gence ve Erran’da hastaneler inşa edilmiştir. Selahaddin Eyyubi Kahire, Fustat ve Akka’da, Nureddin Zengi Halep ve Şam’da hastaneler yaptırmıştır. Bilim tarihi açısından çok önemli bir konu, İslam dünyasında devlet tarafından tesis edilen ilk resmi üniversiteler mahiyetindeki medreselerin ve tıp eğitiminin yapıldığı klinik ve tıp fakültesi niteliğindeki ilk hastanelerin, Selçuklular Dönemi’nde yaygın bir şekilde tesis edilip, bunların bir kısmının yapı olarak da bugüne kadar ulaşan bu türdeki en eski binalar olarak hâlâ ayakta durmalarıdır.

                           Sonuç


        Selçuklu sultanlarının soy ve inanç farkı gözetmeden idare ettikleri milletlere karşı cömert, âdil ve hoşgörülü davranmaları, gayrimüslim halk ile olan ilişkilerinin daha rahat yürütülebilmesine vesile olmuştur. Aynı şekilde diğer Selçuklu devlet adamları da idare ettikleri bölgelerde halkın refah düzeyini yükseltebilmek için büyük bir çaba göstermişler ve bu sayede Selçuklu hâkimiyetinin daha da güçlenmesine destek olmuşlardır. Büyük Selçuklu Devleti’nin ünlü veziri Nizâmülmülk ise, halkın devletle bütünleşmesini sağlayan faaliyetlerin hayata geçirilmesinde önemli bir görev üstlenmiş medrese yapımı ve ikta sistemi gibi uygu lamaların devlet tarafından belirli bir disiplin içinde yürütülebilmesinde önemli emekler harcamıştır.

    Selçuklularda medrese önemli bir yer işgal etmiş; eğitim, medrese teşkilatı sayesinde çoğu zaman mükemmel yürütülmüştür. Devlet, kurduğu bu medreseler sayesinde kendi bünyesinde çalışacak elemanlarının istediği nitelikte olmasını sağlamıştır. Ayrıca burs ve vakıflar sayesinde bir dereceye kadar herkese eğitim ve öğretim imkânı tanınmıştır. Türkiye Selçuklu döneminden günümüze kalan çok çeşitli yapı türü, yerleşik hayat kültürünü ispatlar niteliktedir. Göçebe olduğu iddia edilen bir toplumun, cami, mescit, kervansaray, hamam, medrese, tekke, zaviye, türbe, çeşme gibi yapıları inşa etmesini beklemek çok güç bir durumdur. Ancak Selçuklular ve özelde de Türkiye Selçukluları ilk fetihlerden sonra hemen, vatan kıldıkları bu coğrafyaları mamur kılmaya başlamışlardır. Anadolu Türk kültürünün önemli temel taşlarından birisi olan Selçuklu medreseleri de bu yapıtlardan başta gelenleridir. Selçuklu eğitim sistemi Batıda Avrupa’ya, Doğu Dünyasına ve Selçuklunun mirasçısı olan diğer devletlere yansımıştır. Avrupa’da tıp eğitiminde ve bilimlerin sınıflandırılmasında esas kabul edilen müfredat ayrıntıları Farabi’nin eserlerinin etkisiyle şekillenmiş, İbn Sina’ın el-Kânûn fi’t-tıb eseri en çok ve en uzun süre okunan ve okutulan eser olmuştur. Orta Çağ ve Rönesans döneminde Salerno, Montpellier, Paris gibi tıp fakültelerinde okutulan kitaplar, mezuniyet sınavı, Hipokrat andı, Selçuklular Dönemi’ndeki medreselerle Selçuklu hastanelerinin planları, sadece Avrupa’da değil, Doğu dünyasında ve Batı dünyasında tıbbı, tıp eğitimini ve hastane mimarisini etkilemiştir.


Selçuklularda Tıp Eğitimi ve Hastaneler 


     Kurdukları imparatorluğun, doğu ile batı arasındaki kervan yollarının üzerinde olduğunu bilen Selçukluların, bulaşıcı hastalıkların, sivil halk ve ordu için büyük tehlikesini düşünerek, henüz en başında, Tuğrul Bey ve Alp Arslan devirlerinde birer tıp merkezi niteliğinde hastaneler tesis etmeye başladıkları görülür.  Selçuklular savaşlarda harap olmuş hastaneleri tamir ettirtmişler, ordu için seferlerde deve ile taşınan seyyar hastaneler kurmuşlardır. Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’ya yoğun Türk göçleri olmuş, kısa zamanda Türk yurdu olan bu toprakların ticari yolları barındırması sebebiyle Selçuklular zengin bir devlet oluşmuştur. Kervan yolları üzerinde nüfusları yüz bini aşan Kayseri, Sivas, Konya gibi şehirler önemli medeniyet merkezleri haline gelmiştir. Bu şehirler cami, hamam, medrese, imaret, darüşşifalarla donatılmıştır. 

    Sultan Melik şah devrinde Selçuk ordularında kırk adet, deve katarı ile nakledilebilen seyyar hastaneleri vardı. Nizâmülmülk’ün (1018-1092) inşa edilmesi için emek sarf ettiği yapıtların başında gerek siyasal, dinsel ve bilimsel gerekse sosyal anlamda devlet çıkarlarına oldukça mühim hizmetlerde bulunmuş olan medrese kurumu gelmektedir. O çağın üniversiteleri olan medreselerin kurulması, bu uygarlığın en önemli katkılarından biridir. Dünyada kurulan ilk devlet üniversitesi özelliğindeki Nizamiye Medreseleri kadı, hekim, müftü, nişancı, defterdar, müderris vb. gibi sivil nitelikte devlet memurlarının yetiştirilmesi amacıyla kurulmuştur. Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan devrinde tıp eğitimine de önem verilmiş, 11. yüzyılda kurulmaya başlanan tıp medreselerinde eğitim usta-çırak modeliyle yürütülmüştür. 

     Tıp eğitimi genellikle hastanede tatbiki olarak verilmekteydi. Hekimin etrafında toplanan öğrenciler, onun anlattıklarını dinleyip, hastalar ile kadavralar üzerinde yaptığı uygulamaları görerek hastalıkları tanıyor ve tedavileri konusunda bilgi ediniyorlardı. Daha sonraları medreselerde de tıp eğitimi verilmeğe başlandı. Bunun dışında özel tıp okulları kurularak buralarda bir yandan eğitim, diğer yandan da hastalara hizmet verilmeye başlandı. 

        Büyük Selçuklularda vakıflara bağlı olarak kurulan Selçuklu hastanelerine “bimaristan” adı verilmekteydi. Anadolu Selçuklularında bunun adı “Daru’s-şifa”ve “Daru’s -Sıhha” olmuştur. Bazı yerlerde bu görevi “Daru’l-Âfiye” adıyla bilinen hastaneler yapmaktaydı. Yine hastanelerde her çeşit yolcu ırk, din ve kimliğe bakılmaksızın tedavi edilmekteydi. Ayrıca akıl hastaları için “Tımarhane” adıyla bilinen yerler kurulmuş, insanların huzuru için her türlü tedbir alınmıştı. Bundan başka ordu içinde seyyar hastaneler bulunmaktaydı ki, bunlar 200 civarında bir deve katarının sırtında taşınabilmekteydi. Bu sosyal tesisler kurulmuş yaşlılar ve yetimler için bakımevleri bulunmaktaydı. Yaşlıların barındığı bu evlere “Daru’l-Aceze” yetimlerin kaldığı yerlere de “Daru’l-Eytam” adı verilmekteydi. Selçuklular tıbba çok önem vermişler, bir çok hastane yapmışlardır. 

     Dârü’ş-şifalar en çok Bîmâristan olarak isimlendirilmiştir. Bîmâristan kelimesinin kökünün ne olduğu konusunda iki farklı görüş bulunmaktadır. Birinci görüşe göre “mar” yılan demektir, maristan’da yılan evi, yılan yurdu demektir. Hastaya ise yılansız, şifasız anlamına gelen bîmâr denmektedir. Yılanın ilk çağlardan beri tıpta geniş ölçüde yararlanıldığı düşünülürse, bu görüş kabul edilebilir görünmektedir.  

      Horasan Selçuklu Hükümdarı Alpaslan Oğlu Melikşah babasının veziri Nizamül'mülk ile ilme ve tababete büyük hizmet etmişlerdir. Bağdat’taki medrese meşhurdur. Sultan Mehmed Bin Melikşah devrinde Selçuk ordularında kırk adet, deve katarı ile nakledilebilen seyyar hastaneler vardı. Her iki hükümdar zamanında da Horasan, İran, Azarbeycan ve Irak'da yaptırılan hastahâne ve imâretler aynı zamanda kıymetli birer sanat eseridirler. Bağdat’taki Adudî hastâhânesi bu devirde pek meşhurdur. Burası yüksek bir tıb okulu ve serîrîyâtıdır. Tıbbî konular tartışır, araştırmalar yapılırdı. 

      Türkler XI. yüzyıldan itibaren Anadolu'ya girmişler. Anadolu Selçukluları ve Anadolu beylikleriyle 200 yıl boyunca hükmetmişlerdir. Başlangıçta Büyük Selçuklu Devleti'nin batıya uzanan bir kolu gibi hareket etmişlerse de zamanla bağımsızlaşarak kendi kimliğini bulan Anadolu Selçukluları’nın tıbbında Türkler’ in Orta Asya’dan getirdiği bilgi birikimlerinin yanı sıra İslam medeniyetinin geliştirdiği tıp bilgisi esastı. Anadolu Selçuklularında ve Anadolu Beylikleri döneminde hekimler, muayenehanelerinde mesleklerini yapan o şehrin tanınmış hekimleri, orduda görev yapanlar, halkın kolaylıkla ulaşacağı serbest hekimler öncelikle hizmet veriyorlardı. Ayrıca sağlık konusunda cerrahlar, göz hekimleri, kırık, çıkık tedavi edenler, ilaç yapıp satanlar gibi farklı pek çok kimse de çalışıyordu. Hekimler genellikle medrese tahsili yaptıktan sonra tıbbı seçerlerse kendilerini bu konuda eğitiyorlardı. Tıp Eğitimi İslam medeniyeti döneminde ki medrese eğitiminin bir uzantısı idi. İslam dünyasında tıp eğitimi X. yüzyıllarda hastanelerde pratik eğitimle örgütlenmeye başlamış, XII ve XIII. daha da teşkilatlanarak medrese sistemi ile birleşmişti. X. Yüzyılda yaşayan ünlü hekim Ali b. Abbas el-Mecûsi tıp eğitimine başlayan öğrencilerin teptik bilgilerini eski tıp üstatlarının eserlerini öğrenmeleriyle başladığını söylemiş, hatta bu eserlerin ezberlenmesi gerektiğine işaret etmişti. Bunun sebebi, o dönemde tıp kitaplarına istedikleri her zaman ulaşamamaları ve kaybolmaları halinde hafızalarında kalması amacıyladır. 

      Anadolu Selçukluları döneminde böyle bir eğitim alıyorlardı. Tıp eğitimlerini geliştirmek için Bağdat, Şam, Mısır'a kadar gidip oradaki önemli hekimlerden eğitim alıyorlardı. Daha küçük yerleşim yerlerinde mesleklerini uygulayan serbest tabipler dükkânlarında çalışıyor, o konuyu öğrenmek isteyen çıraklarına pratik tıp eğitimlerini veriyorlardı. Çarşı ve pazarlarda, seyyar olarak tabiplik yapanlar, kendi mıntıkasında her kasabayı dolaşan tabipler de sağlık hizmeti veriyorlardı. 

     Anadolu Selçuklu döneminde, başkent Konya ile Kayseri ve Sivas kentlerinden günümüze ulaşan oldukça anıtsal boyutlarda medreseler ile darüşşifalar bulunmaktadır. Selçuklu sultanlarından I. Gıyaseddin Keyhüsrev, Kayseri’deki Gevher Nesibe Darüşşifası/Hastanesi ve Tıp Medresesi’ni, oğlu I. İzzeddin Keykavus ise Sivas’taki Keykavus Darüşşifası’nı inşa ettirmiştir. Selçuklu vezirlerinden Celaleddin Karatay, Konya Karatay, Sahip Ata Fahreddin Ali Sivas Gök Medrese, Sipehsalar/Ordu komutanı/Çaşniğir ve Atabeylik gibi görevlerde bulunan Şemseddin Altun Aba Konya Şemseddin Altun Aba, Lala Bedreddin Muslih ise Konya Sırçalı medreselerini yaptırmıştır. Buna göre  darüşşifası/hastanesi olan medreselerin dönemin sultanı/hükümdarı, bir başka deyişle yöneticisi tarafından yaptırıldığı gözlenmektedir. Dönemin büyük boyutlu medreseleri ise vezirler ve diğer devlet adamları tarafından yaptırılmıştır. 

        

      

     Gevher Nesibe Tıbbiyesinde Ebû Bekir er-Razi ve İbn Sina tababetin yanında Abdül latif el-Bağdadi, Kutbüddin eş-Şirâzî, Ali Sivâsî gibi hekimlerin yazdığı kitaplarda okutulmuştur.        Eski Yunan ve Roma devrinden birçok kitabın, özellikle Hipokrat ve Galen'in Arapça’ ya tercüme edilmiş eserleri ve onlara karşı yazılmış olan reddiye kitaplarının da okutulduğu bilinmektedir. Kayseri o zaman da Selçukluların bilim merkezidir. 

      Selçuklular zamanında Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde peş peşe hastaneler kuruldu ve bu sağlık kurumlarında becerikli hekimler yetişerek görev yapmaya başladılar. Ayrıca her hastanenin yanı başında bir hamam bulunuyordu. Anılan sağlık kurumlarında genel olarak tedavi için ayrılan hasta odaları, doktor ve hastabakıcı odaları ve eczaneler bulunuyordu. Aynı zamanda Selçuklular zamanında akıl ve ruh hastalıklarının tedavisinde de önemli gelişmeler kaydedilmiştir. 

      Selçukluların önemli şehirlerinden ve hükümet merkezi olan Konya’da sağlık kurumları, insan hayatı ve sağlığı yönünden önem arz ettiğinden yöneticiler tarafından büyük destek görüyordu. Burada halka sağlık hizmeti veren Dâru Şifâ-i Alâî en önemli kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Burası çok sağlam bir yapıya sahipti; şehir surları dışında yer aldığı bildirilen bu sağlık merkezi halkın her kesimine hizmet veriyordu. 

     Selçuklu hükümdarlarından meşhur II. Kılıç Arslan’ın kızı ve I. Gıyaseddin Keyhüsrev ’in kız kardeşi olan Gevher Nesibe Sultan’ın adına yaptırılan Gevher Nesibe Darüşşifası, Anadolu’ da yapılmış Selçuklu darüşşifaları ve medreseleri içinde en seçkin olanıdır. Bu darüşşifa halk arasında genellikle Gevher Nesibe Hatun Darüşşifası, Çifte veya İkiz Medreseler adıyla; ayrıca Kayseri Darüşşifası, Şifa Hatun Medresesi, Kayseri Tıbbiyesi, Gevher Nesibe Hastanesi, Darüşşifa Medresesi gibi farklı isimlerle de anılmaktadır. Yapı batıda şifahane ve doğuda medrese olmak üzere yan yana yapılmış iki blok halindedir. Şifahane kısmının batı tarafında akıl hastalıkları bölümü yer alırken, medrese kısmının kuzeydoğu köşesinde Gevher Nesibe’nin kümbeti yer alır. İki kapı üzerinde de kitabe bulunmaktayken bunlardan yalnızca şifahanenin üzerinde bulunan kitabe günümüze kadar gelmiştir. 

      Yine Konya’da I. Alaeddin Keykubat tarafından yaptırılan Dar’üşşifai Alai, 1228’de Divriği’de Behram Şah’ın kızı Turan Melek, Çankırı’da 1235’de Atabeg Ferruh, Amasya’da 1266’da Toruntay, Kastamonu’da 1272’de Pervaneoğlu Ali, 1275’de Tokat’da Muhinettin Pervane, 1308’de Amasya’da Sultan Olcaytu ve tarihi bilinmeyen Aksaray hastaneleri Selçukluların yaptığı en başta gelen hastaneler durumundadır.   

 İhtisas medreseleri, hizmetlerine göre; Dârü’l-Hadis, Dâru’t-Tıp ve Dâru’l-Kurra olarak üç grupta toplanmaktadır. Sivas’taki Çifte Minare Medresesi Dârü’l-Hadis iken Dâru’ş-şifâ Medresesi, isminden de anlaşıldığı üzere Dâru’t-Tıp grubundadır. Dâru’ş-Şifâ Medresesinde de tıp eğitimi ve tedavisi birlikte görülmektedir.   

      Selçuklularda kurumsal yapılaşma ön plana çıkmıştır. Bu amaçla egemenlikleri altındaki her yerde sağlık kuruluşları, “Darüşşifalar kurulmuştur. Alparslan tarafından ilk olarak Nişabur’da, Melikşah Bağdat’ta, vezir Ahmed Kaşi tarafından Kâşan, Ebher, Zencan, Gence ve Erran’da hastaneler inşa edilmiştir. Selahaddin Eyyubi Kahire, Fustat ve Akka’da, Nureddin Zengi Halep ve Şam’da hastaneler yaptırmıştır. Bilim tarihi açısından çok önemli bir konu, İslam dünyasında devlet tarafından tesis edilen ilk resmi üniversiteler mahiyetindeki medreselerin ve tıp eğitiminin yapıldığı klinik ve tıp fakültesi niteliğindeki ilk hastanelerin, Selçuklular Dönemi’nde yaygın bir şekilde tesis edilip, bunların bir kısmının yapı olarak da bugüne kadar ulaşan bu türdeki en eski binalar olarak hâlâ ayakta durmalarıdır. 


                             Sonuç

       Yüzyıllar boyunca Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında karşılıksız hizmetin abideleri olarak mektep, medrese, kervansaray, hamam, cami, aşevi gibi sayısız vakıf eserleri yaptırılmıştı. Temelini inancından alan iyilik mayasıyla yoğrulmuş Anadolu, baştan başa çeşitli şefkat abideleri ile donatılmıştı. Bunlardan birisi de şifahanelerdi. Döneminin hastane yapıları olan bu müesseselerden hangi din, dil, ırktan olursa olsun insanlar ücretsiz tedavi ediliyordu. Gelip geçen yolcu, tüccar, garip ve kimsesizler için yaptırılmış şifa evleriydi. 

       İslam medeniyetinin ilk dönemlerinden itibaren şekillenen darüşşifalar, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de devam etmişti. Şifa evi, şifa kapısı, sıhhat yurdu, sağlık yurdu anlamına gelen şifahaneler, genellikle “darüşşifa” olarak anılmakla beraber tarihin çeşitli devirlerinde ve değişik coğrafyalarda bîmarhâne, maristan dârülmerza, dârülâfiye, dârüssıhha, şifâhane, bîmaristan, dârüttıp, şifaiyye, tımarhane olarak da adlandırılıyordu.

        Dârüşşifalar genellikle sultanlar, padişahlar veya onların anneleri, kızları için büyük paralarla yaptırılırdı. Bu müesseselerin yaptırılmasına ki amaç “ Allah rızası için" ‘di. İslamiyet’ in en önemli kurallarından biri “insan”a hizmet olduğundan ve insana hizmet edenlerin sevap defterinin öldükten sonra da açık kaldığı inancı hastanelerin yaptırılmasında çok önemli bir amaçtı. 

        Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde sultanlar ve devletin ileri gelenleri tarafından belli merkezlerde inşa edilen ve zengin vakıflarla desteklenen dârüşşifalar, bir hayır kurumu olarak devlete yük olmadan yüzyıllarca halkın sağlığına hizmet etmişlerdi. Avrupa’da hastaların manastır köşelerinde rahipler tarafından tedaviye çalışıldığı bir dönemde, İslam âleminde hastaneler, din farkı gözetmeksizin hizmet veren müesseseler olarak çalışmaktaydı.

     Selçuklularda tıp eğitimi Türkçe yapılmış, ancak bu büyük imparatorluk, birçok badireler atlattığı için tıbbî müesseseler ve eserler dağılıp yok olmuştur. Bugün bu tıbbî eserlerin ve müesseselerin çok azını bilebilmekteyiz.. Selçuklu hastanelerindeki tedavi metotları devrin önde gelenlerindendi. Tıp öğrencileri öğrenim süreleri boyunca hastanelerde pratik yapma imkânına sahipti. Tesis edilen hastanelerde ve medreselerde pek çok Türk hekimi yetişmiştir. Hastaneler bir tür vakıf sistemi üzerine kurulmuştu 

Teşekkür ederim.  

Mihriban KAYA 

İstanbul 2020

                           


                        KAYNAKÇA


Keskinbora,  Kadircan, Selçuklu Darüşşifalarında Tıp Eğitimi ve Dünyaya Olan Etkileri,    Usmanbaş Ö, editör. İslam Tıbbı. Ankara: Türkiye Klinikleri; 2018. s.1-14.


Aydınoğlu, Yasemin,  Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü, Selçuklularda Tıp Eğitimi ve            Hastanelerin Avrupa Kültürüne Olan Etkileri, Konya 2009, s.1-4


Kayhan, Hüseyin, Selçuklular Devrinde Tıp Bilimi ve Hekimler Hakkında Notlar, s.156-157


Turan,  Refik, Selçuklu Dönemi Türklerde Sosyal ve Ekonomik Hayat, s.37-38


Kemaloğlu, Muhammet, XI.-XIII. Yüzyıl Türkiye Selçuklu Devletinde Dârüşşifalar, Hikmet Yurdu, Düşünce Yorum Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, Cilt 7, Sayı 13, 2014/1,s.289-301 


Sargutan, Erdal, Selçuklularda Tıb ve Tıb Kuruluşları, s.315-316


Altınbaş, Ayten,  Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar’ da Tıp ve Darüşşifalar, İstanbul 2007, s. 24-26 


Şaman Doğan, Nermin, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, Ortaçağ’da Anadolu’nun Eğitim Mekânları: Selçuklu Medreseleri-Darüşşifalarından Örnekler, s.432


Kılıç, Abdullah, Gevher Nesibe Şifahanesi ve Tıp Medresesi,  2012, s.96


Bakır, Abdülhalik, Türk-İslam Dünyasının Geç Dönemlerinde Tıp Kültürü ve Çalışmaları, s.14-15


Dündar, Munis,  Emekli, Rabia, Şener, Elif,  Anadolu’daki Tıbbın Doğuşu, Dünyadaki İlk Tıp Okulu Olarak Gevher Nesibe Tıp Medresesi ve Darüşşifası, 2019, s.87


Balkanlı, Ali Osman, Selçuklu: Devletten İmparatorluğa Toplumsal ve Tarihsel Taban ve Gelişini, İstanbul 2015, s.41-42


Kaya, Abdullah,  Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Selçuklular Dönemi Sivas ‘ta İlmi Hayat ve İlim Adamları, 2008, s.221




Sümerler


                                                  *Mihriban KAYA 

ÖZET:

  Mezopotamya’da kurulan medeniyetlerden en eskisi Sümer medeniyetidir. Mezopotamya kelimesi, Eski Yunancada mesos (orta) ve potamos (ırmak) kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur ve “ırmaklar ortasında kalan yer” anlamındadır.
    Sümerliler Bundan 6000 yıl önce Dicle ve Fırat nehirleri arası olan Mezopotamya’nın güneyine gelip yerleşmiş, orada büyük bir uygarlık kurarak en az 2000 yıl varlıklarını korumuşlardır. Onların uygarlıklarının en önemli olayı dillerine göre bir yazı icat etmeleri, okullar kurarak, kil üzerine yazarak o yazıyı geliştirip her istediklerini yazabilmeleridir. Sümerlerde okul, Sümerlerin uygarlığa yaptıkları en önemli katkı olan çiviyazısı dizgesinin icadı ve gelişiminin doğal sonucuydu. llk yazılı belgeler Uruk adlı bir Sümer kentinde bulundu. Bunlar çoğu ekonomiyle ilgili yönetsel notların resimle yazıldığı binlerce küçük kil tableti içerir.
         Sümer dini çoktanrılı bir dindi. Dünyada, evrende, doğada görülen, hissedilen her nesnenin bir Tanrısı vardı. Tanrılar insan görünümünde, fakat insanüstü güçleri olan ölümsüz varlıklardı. İnsanlar gibi, onların da çocukları ve eşlerinden oluşan aileleri bulunuyordu. Bu aileler kral gibi bir Baş tanrı altında toplanmışlardı. Tanrılar da insanlar gibi sever, üzülür, kızar, kıskanır, kavga eder, kötülük yapar, hastalanır, hatta yaralanabilirlerdi. Yer, Gök, Hava, Su Tanrıları yaratıcı, diğerleri yönetici ve koruyucu Tanrılardı. Her şehrin bir koruyucu Tanrısı vardı. O Tanrı, şehrinin iyi yaşam sürmesinden sorumlu idi. Onun gücü, şehrinin iyi veya fena olduğuna göre değişirdi. Bunlara aynı zamanda diğer şehirlerde de tapılırdı. Bu şehir Tanrıları, evrenin yönetimini aralarında bölüşmüşlerdi. Tanrılara ait listelerde 1500 kadar Tanrı adı bulunması, Sümerlilerin ne kadar çok Tanrı yarattığını göstermektedir.
          Sümerlerde toplumsal tabakalaşmaya baktığımızda, ana hatlarıyla şunları söyleyebiliriz. Sümerlerde toplumsal tabakalar krallar, râhipler, tüccarlar, yazıcılar, köylüler ve çiftçiler, zanaatçılar ve sanatçılar, askerler ve kölelerden oluşuyordu. Bu tabakalardan her birinin, kendine özgü görev ve sorumlulukları; bunlara bağlı olarak da belirli bir toplumsal statüsü vardı. Pek çok eski çağ toplumunda olduğu gibi, Sümerlerde de eşitlik düşüncesi yoktu. Hem üstelik, bu dünyâda sâhip oldukları statüleri öbür dünyâda da koruyacaklarına inanıyorlardı. Başka deyişle, bu dünyâda krallarına ve kânunlarına karşı gelmekle cezalandırıldıklarında, öbür dünyâda da bu cezaların devâm edeceğine inanıyor; mevcut toplum yapısını korumayı baş değer olarak kabul ediyorlardı.
        Sümer ülkesi, râhip krallar tarafından yönetiliyordu. Yerel dilde yönetici râhiplere patesi veya ensi deniliyordu. Sümer ülkesi, yönetim bakımından üç temel bölgeye ayrılmıştı; kuzeye Âsur, güneye Sinear, iç bölgeye ise Kalde diyorlardı. Bu bölgeler arasında siyasî birliği, uzun süre kuramadılar; dış saldırılar karşısında bir araya gelmenin dışında, yönetim bakımından aralarında güçlü bir birlik tesis edemediler. Kralların görev ve sorumlulukları, öteki dünyâda da geçerliydi ve onun hizmetçisi olmak, her iki dünyâda da büyük bir şerefti. Bu dünyâda krallarına üstün hizmetlerde bulunan hizmetçiler, öldükten sonra krallarının mezarlarına defnedilir; öbür dünyâda da hizmetlerine devâm edeceklerine inanılırdı. Kral mezarlarına ayrıca, çok sayıda muhafız, binek hayvan, çeşitli kap kacaklar, süs eşyâları ve bol miktarda değerli mâden konurdu.
        llk yazılı toplumsal reform, M.Ö. 2400'de Sümer kent devleti Lagaş’ta yapılmıştır. Yüksek ve türlü türlü verginin zorla toplanması ve tapınaklara ait mülkiyetin giderek artırılması gibi iğrenç ve her yerde ortaya çıkan bürokrasinin uygulandığı "eski günlerdeki yolsuzluklara karşı yöneltilmişti. Gerçekten de, kendilerini aldatılmış ve büyük baskı altında duyan Lagaşlılar eski Ur-Nanşe hanedanını devirip, kendilerine başka bir aileden hükümdar seçerler. Kente yasa ve düzeni yeniden getiren ve yurttaşlarına "özgürlük tanıyan" bu Urgakina adlı yeni işakkudur.
       Sümerlerin siyasî ve toplumsal yaşamları da Eski Türklerinkine benzer özellikler taşımakta. Fakat tüm bunlar, akrabalık ilişkisini kabul etmek için yeterli değildir; çünkü, kavimlerin yaşadığı benzer siyasî ve toplumsal koşullar, benzer kurum ve ilişki biçimleri doğurmaktadır.


Anahtar Kelimeler: Sümerler, Mezopotamya, Yazının Ortaya Çıkması,, Kil Tablet, 
MÖ. 2400,  Sümer Dili, Sümer Dini, Toplumsal Reform, Sümer ve Türkler


                             GİRİŞ

       Sümerler, Mezopotamya bölgesinde tarih sahnesine çıkan büyük medeniyetlerden birisidir. M.Ö. 3500’lerden itibaren Güney Mezopotamya’ya gelmeye başlamışlar ve bu bölgede Eridu, Ur, Uruk, Lagaş, Umma, Şuruppak ve Kiş gibi birçok şehir devletleri kurmuşlardır. Ayrıca kendi dönemi içerisinde yaşayan birçok toplum ve devlete etkide bulunmuşlardır. Sosyal ve siyasi hayata getirmiş oldukları önemli yeniliklerle kendilerinden sonra gelen devlet ve medeniyetlerin gelişimine de öncülük etmişlerdir. Ürettikleri mitler vasıtasıyla hayatı anlamlandırmaya çalışmışlar, dini anlayışlarını bu şekilde temellendirmişlerdir.
       Eskiçağ Mezopotamya dinlerinde değişken ve mitolojiye bağlı bir teolojik anlayış hâkim olmuştur. Bu dinlerde yer alan, “tanrılar”, “evren ile insanın yaratılması” ve “ölümden sonraki hayatın varlığı” ile ilgili inançlar sabit unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tanrılar için inşa edilen tapınaklarda, toplum içerisinde kurumsal kimliğe sahip çeşitli rahip sınıfları oluşmuştur. Din adamları, kentlerin siyasi ve ekonomik güçlerine göre dini yapıyı karakterize etmeyi de başarmışlardır. Elimize geçen mitolojik metinlerin birçoğunun, tapınak kalıntılarında bulunması, oldukça dikkat çekicidir.
 Bu çalışmada yukarıda belirttiğimiz sorulara cevap aranacaktır. Amaç, ibadet ve törenlerin, mitoloji ve otorite ile ilişkisini ortaya koyarak belirtmektir.
       Bu çalışmamda Sümerlerin, siyasî ve toplumsal yaşamlarının Eski Türklerinkine benzer özellikler gösterdiğine dikkat çekmek ve Sümerlerin;  başta Türk olmak üzere Dünya Tarihinde ki izlerinin göz ardı edilemeyecek bir öneme sahip olduğunu, yazının icadıyla birlikte günümüzde elimize geçen kil tabletler vasıtasıyla halihazırda bulunan belgelerin değerinin anlaşılmasını amaçladım. Çalışma boyunca döneme ait ana kaynaklar olmak üzere araştırma eserleri, makaleler ve alanında uzman olan Muazzez İlmiye Çığ’ın eserleri, ve bilgi birikiminden yoğun bir şekilde istifade ettim. Fakat eserde ki ilgili kısımlarda bu çalışmanın muhtevasını çok aşan ayrıntıya girmekten kaçındım. İlgili kısımlarla ilgili geniş bilgi için yine yeri geldikçe dipnotlarda belirtilen sayfalardan ulaşılabilir.

Teşekkür ederim.
Mihriban KAYA 
İstanbul 2020




                         SÜMERLER


   Mezopotamya’da kurulan medeniyetlerden en eskisi Sümer medeniyetidir. Mezopotamya kelimesi, Eski Yunancada mesos (orta) ve potamos (ırmak) kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuştur ve “ırmaklar ortasında kalan yer” anlamındadır. Dicle ve Fırat ırmakları arasında kalan Mezopotamya’ya Araplar, Beynnennehr adını vermiş; Tevrat’ta ise bu bölgeye Sincar denilmekte. Zaman içinde bölgeye Sâmiler, Gutiler, Fenikeliler ve İbrâniler başta olmak üzere, çok sayıda kavim yerleşmiş. Sümerlerin yaşadığı coğrafya, bugünkü Bağdat’tan Basra Körfezi’ne kadar uzanan coğrafya. Burada ilk yerleşimlerin M.Ö. 4.000’ler ile 3.500’ler arasında Obeytlilerle başladığı sanılmakta. Kökenleri tam olarak bilinmese de Obeytlilerin, Sâmi ırkından olmadıklarına dair genel bir kabul var. Obeytliler, Güney Mezopotamya’da tarımcılığın başlamasına ilk ve en önemli katkıyı yaptılar. Daha sonra Sümerler, bataklıkları kurutup su depoları ve sulama kanalları inşa ettiler. Bu konularda gösterdikleri başarılar, onlara Sümer denilmesini sağladı. Nitekim Sümer kelimesi, yerel dilde Sum-Er şeklindedir ve anlamı, “su adamı” veya “suyu denetleyen adamdır. 
 Sümerliler Bundan 6000 yıl önce Dicle ve Fırat nehirleri arası olan Mezopotamya’nın güneyine gelip yerleşmiş, orada büyük bir uygarlık kurarak en az 2000 yıl varlıklarını korumuşlardır. Onların uygarlıklarının en önemli olayı dillerine göre bir yazı icat etmeleri, okullar kurarak, kil üzerine yazarak o yazıyı geliştirip her istediklerini yazabilmeleridir.          
Sümercenin Türk dili olması hakkında bazı hususlar vardır. Sümerce ve Türkçe ortak dil varlığından çok bahsedilse de bugüne kadar kesin sonuç alınamamıştır. Karşılaştırmaların büyük  kısmı dolaylı amaçlar sınırından dışarı çıkmayarak, Sümercenin Türk dili olup olmaması probleminin haline hiçbir şey verememiştir. 
        Sümerlerde okul, Sümerlerin uygarlığa yaptıkları en önemli katkı olan çiviyazısı dizgesinin icadı ve gelişiminin doğal sonucuydu. llk yazılı belgeler Uruk adlı bir Sümer kentinde bulundu. Bunlar çoğu ekonomiyle ilgili yönetsel notların resimle yazıldığı binlerce küçük kil tableti içerir. Ama içlerinde okuma ve alıştırma yapma amaçlı sözcük listeleri de bulunmaktadır. Bu da, MÖ. 3000'lerde bazı yazmanların öğretme ve öğrenme üstüne düşünmüş olduklarını gösterir. İzleyen yüzyıllardaki ilerleme yavaştı. Ancak üçüncü bin yılın ortalarından itibaren, bütün Sümer'de yazı yazmanın resmen ögretildigi bazı okullar olmalıdır. Sümerli Nuh'un memleketi olan  Şuruppak kentinde 1902-1903 yıllarında yapılan kazılarda MÖ. 2500'ler den kalma çok sayıda "ders kitabı" çıkarıldı. Sümer okul sisteminin olgunlaşıp gelişmesi üçüncü binyılın ikinci yansında oldu. Bu devre ait on binlerce kil tablet çıkarılmıştır. 
        Çivi yazısı dizgesi büyük bir olasılıkla Sümerlerin icadıydı. Gün ışığına çıkarılmış en eski yazıtlar -geçtiğimiz yıllarda Uruk’taki kazılarda çıkarılmış  dördüncü binyılın ikinci yarısından kalma binden fazla tablet ve parça- Sümer dilinde yazılmışlardır. Ancak yazıyı icat eden Sümerler olsun ya da olmasın, IÖ üçüncü binyılda onu etkin bir yazı aracı haline getirenler kesinlikle onlardı Kullanımsal değeri, yazıyı Sümerlerden alan ve kendi dillerine uyarlayan çevre halklarca da yavaş yavaş kabul edildi. İÖ ikinci binyılda bütün Yakın Doğu’ya yayılmıştı. 
      Eski Mezopotamya’da büyük devletlerin çok gelişmiş olmasını insanlar eskiden beri biliyorlarsa da, bu devrin insanlık uygarlığının gelişmesindeki öneminin bilinmesinden hâlâ çok zaman geçmedi. Eski vasiyetnamelerde bu konuda zengin bilgiler vardır. Hemen XII. yüzyıldan başlayarak Avrupalılar Yakın-Doğu’ya seyahatlere gittikleri zaman kendileriyle beraber Dicle ve Fırat nehirleri arasında yerleşen kırlardaki kum tepelerinin eteğinde yatması muhtemel olan kentler konusunda bilgiler de getiriyorlardı. 1626 yılında Doğu seyyahı Pitro Della Balle uzun yıllar Yakın-Doğu’da kaldıktan sonra yanındaki Arap yardımcıları ve topladıkları pek çok eşya ile beraber Roma’ya dönüyor. O kendisi ile sadece küpler, çömlekler ve süs eşyaları, çok eski güzel malzemeler getirmeyip belki yazılı tuğlaların da ilk örneklerini Avrupa’ya taşımıştır. Bu eşyalar gerçekte sonraları bilim adamlarının araştırmaları için şaşırtıcı metinler ve materyaller hükmünde değer taşıyacaktır. Ancak, çivi yazısını okumak yolunda ilk çalışmalara kadar yine 200 yıl zaman gerekmektedir. 
      Arkaik çivi yazı işaretlerini taşıyan ilk kil tabletler ancak İO 3200'e doğru Uruk'un kültür katının 4b katmanında ve Uruk'ta ortaya çıkmıştır. Ne yazık ki bu ük metinler (dünyanın en eski metinleri) yalnızca "logogramlardan" (bir sözcüğü temsil eden resim) oluşmaktaydı ve dilsel süzgeçler olarak kullanılan ve sessel değerleri olan işaretlerden yoksundu. 
        Sümerler Irak topraklarını 1000 yıldan fazla bir zaman Sami Akadlarla paylaşmışlardır. Daha İsa'dan 2000 yıl öncelerinde bile, kendileri ve dilleri artık ölmüş bulunduğu halde, Sümer dili Babil mekteplerinde İsa'nın doğumuna kadar okutulmuş ve Babil mabetlerinde Sümer ilahileri terennüm edilmişti. Babil yazısının yayılması ile Sümer dili batıya kadar yayılmış bulunuyor, 1400 ile 1200 yılları arasına rastlayan devrede Eti devletinin merkezindeki mekteplerde de Sümerce okutuluyordu. İkinci bin yıl ortalarında bir taraftan Babillilerin yurtları, diğer taraftan Anadolu ve Mısır olmak üzere sınırlanmış bölgede de Sümerce okutuluyordu. Bu sebepten dolayı 4 üncü bin yıldan beri Ön Asya’daki yerleşmelerini takip edebildiğimiz müteaddit kavimler içinde, Sümerlerin ayrıca bir yeri vardır. 
       Sümerce pasif bir karaktere sahiptir. Yani Sümercede, meselâ: "Baba oğlu döğdü,, denmez, "baba tarafından oğul üzerine bir dayak vaki oldu,, denir. 
    Atatürk de Türk tarihinin ve dilinin binlerce yıl öncesine dayandığı fikri doğrultusunda, Sümerlerin Türk kültürüyle ve Türk diliyle olan bağlantılarının tespit edilmesini ister. Muazzez İlmiye Çığ’ın aktardığına göre ise bu isteğe ilk cevap veren Hitler’den kaçıp Türkiye’ye gelen ve Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde kendisinin de hocası olan B. Lansberger’dir. B. Lansberger, 1937 yılında yapılan 2. Uluslararası Tarih Kongresi’ndeki bildirisinde, Sümer ülkesine doğudan gelerek Akad krallığına son veren Gut/Kut halkının kral adlarının, Türk adı olduğunu ortaya koyarak Atatürk’ün düşüncesini destekler. 
      Sümer dini çoktanrılı bir dindi. Dünyada, evrende, doğada görülen, hissedilen her nesnenin bir Tanrısı vardı. Tanrılar insan görünümünde, fakat insanüstü güçleri olan ölümsüz varlıklardı. İnsanlar gibi, onların da çocukları ve eşlerinden oluşan aileleri bulunuyordu. Bu aileler kral gibi bir Baş tanrı altında toplanmışlardı. Tanrılar da insanlar gibi sever, üzülür, kızar, kıskanır, kavga eder, kötülük yapar, hastalanır, hatta yaralanabilirlerdi. Yer, Gök, Hava, Su Tanrıları yaratıcı, diğerleri yönetici ve koruyucu Tanrılardı. Her şehrin bir koruyucu Tanrısı vardı. O Tanrı, şehrinin iyi yaşam sürmesinden sorumlu idi. Onun gücü, şehrinin iyi veya fena olduğuna göre değişirdi. Bunlara aynı zamanda diğer şehirlerde de tapılırdı. Bu şehir Tanrıları, evrenin yönetimini aralarında bölüşmüşlerdi. Tanrılara ait listelerde 1500 kadar Tanrı adı bulunması, Sümerlilerin ne kadar çok Tanrı yarattığını göstermektedir.  
       Şimdiki dinlerin hemen hepsinin kutsal kitaplarında bulunan Nuh Tufanı Destanı ile ilgili kısımlara dikkat edersek, temel düzeni bir olup çeşitli varyantlarda beyan edildiğini görürüz. Bizim bildiğimize göre bu destanın ortaya çıkışı konusunda iki görüş vardır. Birincisi, onun ortaya çıkışı 4. jeolojik zamanın sonlarındaki dünyanın hemen hemen hepsini su bastığı, buzulların eriyip, devamlı yağışların olduğu, ırmakların coştuğu döneme aittir. İkinci görüş, bu destanın Sümerler zamanında ortaya çıktığını savunmaktadır. Aslında Avrupalıların ilgisini Mezopotamya'ya çeken şey de onların yüzyıllardır Kitab-ı Mukaddes'ten öğrendikleri bu destanın Sümerlerin çivi yazılı metinlerde bulunması idi. 
   Sümerlerde kâinatın yaradılış efsanesi şöyledir ; Kâinat henüz yok iken, “Nammu” adında bir tanrıça varmış. Onlar, bu tanrıçanın nereden geldiği, nasıl ortaya çıktığı konusunda herhangi bir yorum yapmış değiller; sadece kâinatta ilk önce böyle bir yaratıcının var olduğuna inanıyorlardı. Bu tanrıça günün birinde gök ve yerin hammaddesini oluşturan kozmik bir dağ yaratır, bundan da Gök tanrısı An ile yer tanrıçası Ki’yi meydana getirir. Sümerler, tanrıları insan şeklinde kişileştirdikleri için eril ve dişil olarak düşünmüşler. Mitolojilerine göre tanrıça Ki, daha sonra Ninhursag (dağ kraliçesi) ki Sümerlerde bunun sembolü yıldızdı, Nintu (doğurgan kraliçe) ve Ninmah (yüce kraliçe) gibi isimlerle isimlendirilir. Bu iki tanrının birleşmelerinden hava tanrısı Enlil doğar. İlginçtir ki Enlil, bu tanrılar tarafından yaratıldığı halde her nedense Sümerlerde birinci tanrı durumuna yükselir. Bu tanrılardan da zaman içinde birçok tanrı ve tanrıçaların meydana geldiklerine inanırlardı. 
       Tanrı Enki ile tanrıça Ninhursag'ı konu alan tablette cennet hakkında şu bilgiler var: Dilmun (Cennet) adında saf, temiz ve parlak bir yer vardır. Burada ne hastalık var, ne de ölüm. Tek kelime ile ‘yaşayanlar ülkesidir’. Burada hiç kimse kimseye zarar verilmez; yaşlılık, vücut ağrıları yok. Irmağı geçen (ki islamda halk tabiriyle buna sırat köprüsü denir) artık mutludur.
Onlara göre suçlu olan kişinin, cehenneme varmadan hem ırmağı, hem de cehennem kapıcılarını geçmesi gerekir. Yine kendileri cehennemde görevlilerin varlığına ve bu görevlilerin suçluları alıp hak ettikleri yerlere götüreceklerine inanırlardı. 
         Sümer mitolojisinde İştar; aşk, muhabbet, mahsul ve üretim yaratıcısı anlamında kullanılır. Divan-ü Lügat-it-Türk'te Kaşgârlı Mahmut “işler” kelimesinin “hatun, hanım” manasına geldiğini ve adlandırılma tarihinin çok eskilere gittiğini söyler. Türk halklarında "kadın yaratıcılar" mukaddes sayılmıştır. Onlar için kurbanlar adanmış ve tütsüler çıkarılmıştır. Büyük ihtimalle “is”  Türklerin geleneğinde çeşitli kokuların mistik bir nesne olarak kullanılması yahut da hastalıklarda tedavi olarak kullanılması da Sümerlerdeki bu tasavvurda çıkmış olsa gerektir. Bu anlamıyla ateş, alev ve tütsü mukaddes sayılmıştır. Bunlar, ilk önce kadın mabudelerle sembolleştirilmiştir. 
            Sümer mitolojisindeki Enü, gökyüzü tanrısıdır. O, Uruk (Sümerce Unug, yani Uluğ manasındandır.) şehrinin gökyüzündeki koruyucusu sayılır. Enü, Tükçedeki "ana" (anne) kelimesine benzer. Eski yazılarda da Umay Ana ismi dile getirilir. Türk halkları arasında ürün yaratıcısı sayılır. Kaşgârlı Mahmut onu “kahraman erlerin koruyucusu”  şeklinde tarif eder. Dummûzî (Tammuz), Sümer mitolojisinde “İştar'un sevgilisi; yer altına, cehenneme mahkûm edilen” kişidir. Tammu-Tammuz kelimesi, Divanü Lûgati't- Türk'te de “cehennem” manasında kullanılır (Kaşgarlı, 1960a). Alişir Nevaî bu cehennem manasında bu kelimeyi kullanır. Görüldüğü gibi Sümer mitolojisindeki esas kahramanların isimleri Türkçedir. 
          Sümerlerde ibadet genel olarak dua, kurban, sunu ve dini merasimlerden oluşmuştur. Dini uygulamaların amacı ölümden sonraki hayatla değil, yeryüzünde sürdürülen yaşamla ilgilidir. Ölümden sonraki hayatın, yeryüzünün kötü bir yansıması olduğu düşünülmüştür. İnsan burada sıkıntı, keder, yokluk ve kasvetten başka bir şeyle karşılaşamayacaktır. Bu yüzden ibadet ve ritüeller, sadece yeryüzündeki ihtiyaç ve beklentilerin karşılanması amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yapılan ibadetler ve tanrılara gösterilen saygı, daha iyi bir hayata ulaşmak ve hastalık, yokluk gibi istenilmeyen durumlarla karşılaşmamak içindir. İbadet esaslarında temizlik önemli bir yere sahip olmuştur. Sümerlerin yaşadığı ve hayatlarıyla ilişkilendirdiği tüm unsurlarda bu anlayışın oluşturduğu bir kutsiyet yer almıştır. Bu düşünceye göre tanrıların yardımının temin edilebilmesi için içten bir kutsiyete ihtiyaç duyulmuştur. Bu kurallara uyulmadığı takdirde şehirlerdeki düzen ve yaşayış sisteminin yok olacağına inanılmıştır. 
          Sümer'de Tanrılar istediklerini yapar; onlar, insanlara ne istediklerini bildirmez. Ancak insanlar onlara, kendilerinden istenileni sorarak öğrenebilir. Bu, kurban edilen hayvanların karaciğerlerindeki işaretlere göre anlaşılır. Bu işaretlerin ne olduğu, neyi anlattığı, bu hususta yazılmış kataloglarda bulunur; rahipler ona göre onları yorumlar, Ayrıca rüya ile de Tanrı istediğini bildirir. Tanrının yapılacak bir işi uygun görüp görmediğini anlamak isteyen; mabede gider, kurban keser, dua eder ve uykuya yatar, Gördüğü rüyanın olumlu veya olumsuz olduğunu da ancak rahip yorumlar. Sümerliler, bu Tanrılar dünyası üzerine pek çok efsane geliştirmişler; şiirler yazmış, ilahiler bestelemiş, törenler düzenlemiş ve bütün bunları yazıya geçirerek zamanımıza kadar ulaşmasını sağlamışlardır. Onların kurdukları çoktanrılı din, yavaş yavaş tek tanrıya dönüşerek, bugünkü dinlerin temelini oluşturmuştur. Fakat bu arada diğer Tanrılar da tamamıyla yok olmayarak bu dinlerde melekler, şeytanlar, cinler olarak varlıklarını korumaktadır. 
         Diğer taraftan, Sümerlerde toplumsal tabakalaşmaya baktığımızda, ana hatlarıyla şunları söyleyebiliriz. Sümerlerde toplumsal tabakalar krallar, râhipler, tüccarlar, yazıcılar, köylüler ve çiftçiler, zanaatçılar ve sanatçılar, askerler ve kölelerden oluşuyordu. Bu tabakalardan her birinin, kendine özgü görev ve sorumlulukları; bunlara bağlı olarak da belirli bir toplumsal statüsü vardı. Pek çok eski çağ toplumunda olduğu gibi, Sümerlerde de eşitlik düşüncesi yoktu. Hem üstelik, bu dünyâda sâhip oldukları statüleri öbür dünyâda da koruyacaklarına inanıyorlardı. Başka deyişle, bu dünyâda krallarına ve kânunlarına karşı gelmekle cezalandırıldıklarında, öbür dünyâda da bu cezaların devâm edeceğine inanıyor; mevcut toplum yapısını korumayı baş değer olarak kabul ediyorlardı. 
         Sümer ülkesi, râhip krallar tarafından yönetiliyordu. Yerel dilde yönetici râhiplere patesi veya ensi deniliyordu. Sümer ülkesi, yönetim bakımından üç temel bölgeye ayrılmıştı; kuzeye Âsur, güneye Sinear, iç bölgeye ise Kalde diyorlardı. Bu bölgeler arasında siyasî birliği, uzun süre kuramadılar; dış saldırılar karşısında bir araya gelmenin dışında, yönetim bakımından aralarında güçlü bir birlik tesis edemediler. Kralların görev ve sorumlulukları, öteki dünyâda da geçerliydi ve onun hizmetçisi olmak, her iki dünyâda da büyük bir şerefti. Bu dünyâda krallarına üstün hizmetlerde bulunan hizmetçiler, öldükten sonra krallarının mezarlarına defnedilir; öbür dünyâda da hizmetlerine devâm edeceklerine inanılırdı. Kral mezarlarına ayrıca, çok sayıda muhafız, binek hayvan, çeşitli kap kacaklar, süs eşyâları ve bol miktarda değerli mâden konurdu. 
         Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm dinlerindeki inançların bunun gibi de Yunan mitolojisinin hemen hemen hepsinin kaynağı ve mayası Sümerlerin ürettiği ilginç uygarlık olmuştur. Örnek olarak dünya ve insanın yaradılışı, cennet ve cehennem, insanın cennetten kovulması vb. konulardaki düşünceler ve gene, Nuh Tufanı destanı Sümerlerin din ve inanç sistemlerinde üretilmiş, sonraları onların mirasçıları olan kavimler arasında ortaya çıkmış dinlere girmiş, zamanın koşullarına uygun olarak mükemmelleşmiştir. 
Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman dinleriyle Sümer dini arasındaki ortak noktalar şunlardır: Tanrının yaratıcı ve yok edici gücü; Tanrı korkusu; Tanrı yargılaması; kurbanlar, törenler, ilahiler, dualar ve tütsülerle Tanrıyı memnun etmek; iyi ahlâklı, dürüst ve haktanır olmak; büyüklere ve küçüklere saygı göstermek; sosyal adalet; temizlik. Temizlik Sümerlilerde çok önemli idi. Tapınağa gidenlerin, dua edenlerin, kurban kestirenlerin vücutça temiz olmaları gerekti. 
            llk yazılı toplumsal reform, M.Ö. 2400'de Sümer kent devleti Lagaş’ta yapılmıştır. Yüksek ve türlü türlü verginin zorla toplanması ve tapınaklara ait mülkiyetin giderek artırılması gibi iğrenç ve her yerde ortaya çıkan bürokrasinin uygulandığı "eski günlerdeki yolsuzluklara karşı yöneltilmişti. Gerçekten de, kendilerini aldatılmış ve büyük baskı altında duyan Lagaşlılar eski Ur-Nanşe hanedanını devirip, kendilerine başka bir aileden hükümdar seçerler. Kente yasa ve düzeni yeniden getiren ve yurttaşlarına "özgürlük tanıyan" bu Urgakina adlı yeni işakkudur. 
Mezopotamya’da yapılan kazı çalışmaları sonucu İsa’dan yaklaşık 3 bin yıl öncesi yönetimle ilgili (şiir biçiminde yazılmış) 11 tablet ve parça ortaya çıktı. Tabletlerde anlatılan bu olaylar İsa’dan yaklaşık 3 bin yıl önce kaleme alınmışsa da, yapılan inceleme sonucu anlaşılmıştır ki, yazıldıkları tarihten de bin yıl öncesine ait bir yaşam biçmişi konu almıştır. Bunlardan, Sümerlerde iki meclisin görev yaptığı kesin olarak ortaya çıkıyor: Biri İhtiyarlardan oluşan “Senato Meclisi” (adeta bugün ABD’de ve bir zamanlar da TC’de görev yapan senato gibi), bir diğeri de gençlerden/ savaşçılardan oluşan “Yurttaşlar Meclisi”. memleketin kaderini tayin eden savaş ve barış gibi konularda ayrı toplanıp müzakereler yapar, kararlar alırdı. 
       Sümerlerin siyasî ve toplumsal yaşamları da Eski Türklerinkine benzer özellikler taşımakta. Fakat tüm bunlar, akrabalık ilişkisini kabul etmek için yeterli değildir; çünkü, kavimlerin yaşadığı benzer siyasî ve toplumsal koşullar, benzer kurum ve ilişki biçimleri doğurmaktadır. 
Yazılı insanlık tarihindeki ilk siyasal "meclis" Iö yaklaşık 3000'de ciddi bir oturumda bir araya geldi. Bizim meclislerimiz gibi iki "evreden oluşuyordu: bir "senato" ya da ihtiyarlar meclisi ve "alt ev" ya da devletin eli silah tutan yurttaşlarından oluşan meclis. Bu bir "savaş meclisiydi, savaş ve barış gibi çok önemli bir konuda görüş birliğine varmak için toplanmıştı; "ne pahasına olursa olsun barış" ya da savaş ve bağımsızlık diye tanımlayabileceklerimiz arasında bir seçim yapmak zorundaydı. Tutucu ihtiyarlardan oluşan "senato" neye mal olursa olsun barıştan yanaydı, ancak kararları, sorunu "alt ev" ile görüşen kral tarafından "veto edildi." Bu bilinen eski meclis, Dicle ile Fırat ırmakları arasında, Basra Körfezi’nin kuzeyinde bulunan ve kadim devirlerde Sümer diye adlandırılan yerde toplanmıştı. Sümerler kil üzerine kamıştan bir kalem yardımıyla yazılan bir yazı dizgesini aşama aşama geliştirdiler; böylece ilk kez insanoğlunun eylemlerini, düşüncelerini, umutlarını, arzularını yargılarını ve inançlarını ayrıntılı ve sürekli bir biçimde kaydetme olanağı doğdu. Dolayısıyla, Sümerlerin politika alanında da önemli ilerlemeler kaydetmiş. olmaları şaşırtıcı değildir. Özellikle, kralların gücünü engelleyip, siyasal meclisin hakkını tanımakla demokratik yönetime doğru ilk adımları atmışlardır. 
Amerikalı bir ekibin Irak’ta yaptığı kazılarda bulunan 3500 yılı aşkın bir zamandan öncesine ait küçük bir kil tablet, tarım tarihinde temel öneme sahip bir belgenin onarımını olanaklı kıldı. kadim Sümer kenti Nippur'da 7,5'a 1 1,5 cm. boyutlarındaki söz konusu tablet çıkarıldı. Nippur'da bulunan bu tabletten önce, üzerlerinde bu tarımsal "ilk kitapçığın  farklı bölümlerinin bulunduğu sekiz tablet ve parça zaten biliniyordu, ancak yazıtın ortasından otuz beş satırı içeren bu yeni Nippur parçası gün ışığına çıkarılana değin bütün olarak metni güvenilir bir biçime getirmek olanaksızdı. Parçalar bir araya getirildiğinde 108 satıra ulaşan bu belge, bir çiftçinin oğluna bir yıl içinde gerçekleştirdiği tarımsal etkinliklerde kılavuzluk etmesi amacıyla verdiği talimatları içerir; bu öğütler mayıs-haziran aylarında tarlaların sular altında kalmasından başlar ve gelecek nisan-mayıs aylarında yeni alınan ürünün ayıklanması ve tanelerinin ayrılmasıyla sona erer. 
         İlkel insanlar hastalıklarını tedavi için ilk olarak kuşkusuz sihir ve büyü kullanmışlardı. Belki onun yanında doğal maddelerden de yararlanmışlardı. Fakat o zamanlara ait yazılı belge olmadığı için bunların ne olduğu, nasıl kullanıldığı bilinmiyor. Her konuda olduğu gibi bu konuda da ilk yazılı belgeler Sümerlerden geliyor. Onlar 4500 yıl önceden hastalıklara ve ilaçlara ait belgeler yazmaya başlamışlardır. İki yüz yıldan beri yapılan kazılardan çıkarılmakta olan binlerce tablet arasında doktorluk ve ilaçlarla ilgili bir hayli belge bulundu. Yalnız bunların hemen hepsi Sümerlerin siyasi hayattan çekildikleri zamana ait Akad dilinde yazılmıştı. Büyük bir kısmı da Asurbanipal kitaplığından çıkmıştı. Fakat bunlarda kullanılan maddelerin ve tıp terimlerinin Sümerce olması, bunların ya Sümerler tarafından yazılanların bir kopyası veya onlardan esinlenerek yazılmış olabilir. Sümerler de ilkel topluluklarda olduğu gibi hastalıkların, gözle göre Mezopotamya’da büyü ve tıp iç içedir. Bunları birbirinden ayırmak çileden çıkarıcı, belki de boşuna bir uğraşıdır. Büyüler insanları hastalıklardan korumak, insanları kötü etkilerden arındırmak, saldırıları önlemek, düşmana zarar vermek için yapılıyordu. Cinlerden iyi olanlar da vardı. Onlar insanlara sağlık getirdikleri gibi duygusal yönden mutluluk da verirlerdi. Akıl hastalıkları yalnız büyü ile iyi edilmeye çalışılırdı. 
         Muazzez İlmiye Çığ, kaleme almış olduğu bir çocuk kitabında Sümer coğrafyasını tasvir ederken ; “ Suyu ve sıcağı bol olan bizim ülkede hurma ağacı pek çoktur. En önemli meyvemizdir hurma. Üzüm bağlarımız da var, fakat üzümü daha çok şarap yapmak için kullanıyorlar. Şarap deyince aklıma geldi, bizim su yerine bol bol bira içtiğimizi söylemedim size. Bira ağzı çamurla sıvanmış ve mühürlenmiş, destiler veya küçüklü büyüklü küpler içinde saklanır. Bu biralar ya kupalarla veya içi boş kamışlarla içilir. Birkaç kişi konuşurken bir küpten kamışlarla içmek çok zevkli olur. Bira yapan birçok yerlerimiz var. Bira evinde içmek isterseniz karşılığında gümüş yerine arpa getirmeniz gerek. Biliyorsunuz, bira arpadan yapılır.” şeklinde yer alır. 






                      KAYNAKÇA

SAYGIN, Alkım,  Sümer Medeniyeti Üzerine Bir inceleme, Bursa 2017, s.1-3
İLMİYE ÇIĞ, Muazzez, Sümer Ve Türkler, s.9-10
Atakişi Celiloğlu Kasım, Sümerce Kesin Olarak Türk Dilidir, İstanbul 2001, s.11- 12
KRAMER, Samuel Noah, Tarih Sümer’de Başlar, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999, s. 21-22
KRAMER, Samuel Noah, Sümer Mitolojisi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999, s.44- 45
GREEY,B.,5,000 Yıllık Sümer-Türkmen Bağları, Berlin 2003, s.14
BOTTERO, Jean, çev. Arslan Özcan, Eski Yakındoğu Sümer’ den Kutsal Kitap'a, 2005 Ankara, s.73
LANDSBERGER, Benno, çev. Mebrure Osman Tosun, Sümerlerin Ön Asya’daki Hususî Mevkileri, s.90
LANDSBERGER, Benno, çev. Mebrure Osman Tosun, Sümerlerin Ön Asya’daki Hususî Mevkileri, s.94
YALÇIN, Enis, Atatürk, Türk Kültürü ve Sümerler, Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, s.18
İLMİYE ÇIĞ, Muazzez, Kur ‘an, İncil ve Tevrat'ın Sümer’ de ki Kökeni, Kaynak Yayınları, İstanbu1995,  s.12
GREEY, B.,5,000 Yıllık Sümer-Türkmen Bağları, Berlin 2003, s.14
TEKİN, Arif, Sümerler ’den İslam’a Kutsal Kitaplar ve Dinler, s.34
TEKİN, Arif, Aynı eser, s. 34-37
IŞANKULU, Cabbar, Kaybolan Cennetin Peşinde, G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 22, Sayı 3 (2002) 
ALTUNCU, Abdullah, Sümer Mitolojisi Bağlamında Otorite Tarafından Şekillendirilen İbadet ve Törenler, Kilis 7 Aralık Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Kilis 2014/2, CİLT: 1, SAYI: 1, s. 143-144
İLMİYE ÇIĞ, Muazzez, Kur ‘an, İncil ve Tevrat'ın Sümer’ de ki Kökeni, Kaynak Yayınları, İstanbu1995,  s.12
SAYGIN, Alkım,  Sümer Medeniyeti Üzerine Bir inceleme, Bursa 2017, s.6-7
GREET, B. ,5,000 Yıllık Sümer-Türkmen Bağları, Berlin 2003, s.43-44
ILMİYE ÇIĞ, Muazzez, Kur ‘an, İncil ve Tevrat'ın Sümer’ de ki Kökeni, Kaynak Yayınları, İstanbu1995,  s.16
KRAMER, Samuel Noah, Tarih Sümer’de Başlar, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999, s. 69
TEKİN, Arif, Sümerler’ den İslam'a  Kutsal Kitaplar ve Dinler, s.70
SAYGIN, Alkım,  Sümer Medeniyeti Üzerine Bir inceleme, Bursa 2017, s.1-3
KRAMER, Samuel Noah, Tarih Sümer’de Başlar, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999, s. 54-57
KRAMER, Samuel Noah,  Tarih Sümer’de Başlar, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999, s. 91-96
İLMİYE ÇIĞ, Muazzez, Sümer'de Tıp, 2018,  s.60
İLMİYE ÇIĞ, Muazzez, Zaman Tüneli İle Geçmişte Sümer’e Yolculuk, Kültür Bakanlığı Yayınları, s.34

KUBİLAY HANLIĞI II

    ÖZET:


       Yapmış olduğum bu çalışmada Çin’i tamamen hâkimiyet altına almış ve Moğol bölgesiyle Çin’i birleştirerek burada Yuan İmparatorluğu kurmayı başaran Moğol Han’ı Kubilay’ın dönemi incelenmiştir. Orta Asya’da adından uzun dönem söz ettiren Kubilay, Moğolları yağmacı bir toplum olmaktan çıkarmaya çalışarak bir medeniyet haline getirmek için uğraş vermiştir. 

      Çin kültürüne olan hayranlığı ve kendini aynı zamanda bir Çin imparatoru olarak görmesi, göçer Moğollar tarafından kötü karşılanmış ve onun karşısında her zaman muhalif bir kesimin durmasına sebep olmuştur. Tüm bunları yaparken kendi Moğol kimliğini de kaybetmemiş ve Çinlileşmemek amacıyla önemli mevkilere Moğolları ve farklı etnik kökenden insanları getirmiştir. Yaşamı boyunca vermiş olduğu meşruiyet sorunu onu kötü etkilemiş ve sürekli kendini kanıtlamak amacıyla savaşmasına neden olmuştur. Özellikle yaşının ilerlediği dönemlerde bu kaygı onu yanlış tercihlere itmiş ve devletin mali yönden zayıf düşmesine sebebiyet vermiştir. 

       Kubilay Han’ı Avrupalılara tanıtan ünlü gezgin Marco Polo’dur. Polo, Han’ın yakınında olması ve Moğol ülkesinde kendisinin iddia ettiği üzere bazı önemli görevlerde bulunması onun hakkında birçok bilgi edinmesini sağlamıştır. Ayrıca dönem hakkında İranlı tarihçi olan Reşüdüddin’ de seyahatnamesinde önemli bilgiler verir.

      Çalışmamda Kubilay’ın muhaliflerine karşı verdiği mücadele, Ulu Han olmadan önceki dönemi, yapmış olduğu seferler, Çin’i hakimiyet altına alışı ve dinlerle yaşadığı münasebetler ayrıntılı olarak ele alınmıştır.


Anahtar Kelimeler : Kubilay Han, XIII. Yüzyıl Moğol İmparatorluğu, Çin,  Yuan Hanedanlığı, Marco Polo





                              GİRİŞ


         Kubilay Han, Moğol gücünün dorukta olduğu dönemde yaşadı. Moğol istilası başlarken doğdu, Moğol orduları kuzeye ve batıya yayılırken büyüdü. Kubilay da, büyükbabası Cengiz de, Moğolların ve Avrasya'nın tarihindeki bu görkemli dönemin en ünlü kişileri oldular. Cengiz Han ölmeden önce üçüncü oğlu Ögedey’i halefi olarak seçmiştir. Ögedey zamanında Kore büyük ölçüde zapt olunmuş, Kuzey Çin tamamen hâkimiyet altına alınmış ve batı seferleri neticesinde Rusya ve Avrupa’nın büyük bir kısmı ele geçirilmiştir. Ögedey sonrasında Ögedey ve Tuluy ailelerinin hanlık mücadelesi neticesinde, kağanlık Tuluy neslinden Mengü’ye intikal etmiştir. Mengü, küçük kardeşi Hülagü’yü Ortadoğu’nun zaptını tamamlamak amacıyla Irak ve Suriye’yi almakla görevlendirirken diğer kardeşi Kubilay’ı Çin’in zaptının tamamlanması için görevlendirmiştir. Kubilay, kazandığı başarılarla adından söz ettirmiştir. Tahta çıktından sonra özellikle Çin’i tamamen hâkimiyet altına almıştır. 

         Kubilay’ın Çin’deki yeni hükümet yapısında üç büyük merkezî büro bulunmaktaydı: Bunlar, sivil halkla ilgili tüm konularla uğraşan kâtiplik dairesi, askerî konularla ilgilenen has meclis, ülkenin dört bir tarafında hükümet yöneticilerini denetleyip rapor veren denetim kurulu idi. Sarayın aldığı önemli kararları uygulamak için tüm devlet dairelerinin bütün eyaletlerde temsilcileri mevcuttu. Çiftçilere arazilerine geri dönmek konusunda yardımcı olmak için tarım destekleme bürosu bile kurmuştu Anlaşıldığı üzere Kubilay Han, Çin’de hâkimiyetini sağlayınca kendi devlet sistemi üzerine eğilmiş ve bu yapıyı bürokratik, askerî ve iktisadî işlerde teşkilatlanarak sağlamlaştırmayı tercih etmiştir. Ayrıca tarımın desteklenmesi ve çiftçilere yardımcı olunması ekonominin temeli olan ve Moğol istilasıyla bozulan ziraî sistemin yeniden tesis edilmeye çalışıldığını bize göstermektedir. Kubilay Han, Çin’i diğer Moğol devletlerinden ayırmış ve Çin’i bütün Moğol devletleri içerisinde müstakil bir hale getirmiştir.

      Kubilay Kaan zamanında Moğol ülkesi Akdeniz sahillerine kadar inerek Bizans İmparatorluğu’na komşu olmuştu. Bu memleketlerin bir kısmı doğrudan bir kısmı da tabii olmak üzere idare ediliyordu. Yine posta teşkilatı içerisinde de idarî anlamda memur gruplarının görev yaptığı ülke genelinde bilinmektedir. Üç millik durakların her birinde, görevi bir ulağın geliş ve diğerinin gidiş saatini ve gününü kaydetmek olan yazıcılar bulunuyordu. Ayrıca durakları ayda bir denetleyen ve görevini savsaklamış olan ulakları cezalandıran denetçiler de görev yapmaktaydı. Doğrudan Kubilay Han’ın idaresinde olan eyaletlerden biri Selenga, bir diğeri de Kore idi. Diğer on memleket ise Çin içerisinde bulunuyordu. 

        Kubilay Han zamanında Moğol devletinin doğu kesimini oluşturan Selenga, Kore ve Çin  ülkelerinin idarî olarak taksim edildiği görülmektedir. Bu bölgenin dışında kalan batıdaki ülkeler, bu ifadeden de anlaşılacağı üzere, dolaylı olarak Büyük Han’a bağlı ülkeler statüsünde yer almaktaydılar. Bu bağlılık aslında resmiyette kalıp, fiilen mevcut değildi. Kubilay Han’ın kendisine doğrudan bağlı olan ülkesini on iki idarî birime ayırması ve bu idarî birimlerin bir heyet tarafından yönetilmesi Moğol devletinin doğudaki bu kısmında büyük bir idarî ve bürokratik yapılanmanın mevcut olduğunun en güzel örneğidir..


                  KUBİLAY HANLIĞI


                                                 *Mihriban KAYA 

       Kubilay Han, Moğol gücünün dorukta olduğu dönemde yaşadı. Moğol istilası başlarken doğdu, Moğol orduları kuzeye ve batıya yayılırken büyüdü. Kubilay da, büyükbabası Cengiz de, Moğolların ve Avrasya'nın tarihindeki bu görkemli dönemin en ünlü kişileri oldular. Kubilay Han'ın ve atalarının vatanı Moğolistan, "yüce dağları, karlı dorukları, zengin ormanları, ırmakları ve gölleriyle" şaşkınlık uyandıran bir tezatlar ülkesidir. 

     Kubilay, Mengü'nün hatunundan ve generallerinden birer haberci ile Hakan'ın vefatını haber aldı ve Tataristan'a dönerek saltanat hakkını müdafaa etmesi bildirilir. Yurda döndüğünde, burada öğrendi ki Mengü'nün hatunu kendini hakan seçtirmeye uğraşmaktadır ve bunun için Çin ve Moğol ordularını kendi tarafına çekmeye kumandan memur etmiş. Yedek ordu kumandanı Mengü'nün oğlu Arık Böke'yi tahta çıkarmak taraftarı imişler. Hatta Çin' de Arık Böke adına para ve hayvan olarak vergiler alınmış. Nihayet Kubilay yurda vardı. Arık Böke ona haber göndererek, cenaze merasimine davet etti. Kubilay, "Kurultaya gelirim; fakat önce kardeşim toplattığı askerleri yerli yerine göndersin" dedi. Arık Böke taraftarları toplanarak, Arık Böke'yi hakan seçtiler. Arık Böke memleketinin her tarafına, hakan olduğunu ve Kubilay'a itaat edilmemesini ilan etti. Kubilay taraftarları da toplanıp Kubilay'ı hakan ilan ettiler (4 Haziran 1260). Kubilay, kırk dört yaşında idi. 

     Toluy Hanın oğullarından Kubilay Han, ağabeyi Möngke devrinde kuvvet kazanarak kendisine, Kuzey Çin bölgesinde yer yaptı. Kağanlık kendisine geçince de, başkenti, Karakum’dan bugünkü Pekin’e taşıdı. Kubilay Kağan’ın hem yetişmesi, hem de ilgileri çerçevesinde edindiği çevre, Karakurum’ da değil Pekin’de odaklanıyordu.

        Pekin’de hüküm süren büyük Han’a müphem  bir hakimiyet tanıyorlardı. O sırada Cengiz Han'ın torunu Kubilay Han, İran’daki Moğol hükümdarlarına, tabi olan Han manasına İl-Han deniyordu. Bu muhalif Hanlar daha az sorumluluk taşıyor, ülkelerini faydalanılır, üretici bir hale getirmek istiyorlardı, devletin zedelenen yapısını yeniden kurmak İçin tecrübeli mahallî idareciler, çağırıyor onlara büyük yetki veriyorlardı. 

         Mengü’nün ölümünden sonra seferler bir anda durdu. Duran sadece Mengü’nün seferi değildi. Ulu Kağan’ın ölümünden Ortadoğu’ya kadar olan tim Moğollar etkilendi. Mengü’nün küçük kardeşi Hülagü, Müslüman coğrafyasına olan ileri hareketini durdurmak zorunda kaldı ve Moğolistan’a gönderildi. Hülagü arkasında küçük birlikler ile beraber Ket Buga’yı bırakmıştı. Mengü’nün bu plansız ölümü, Moğolların Ortadoğu ve Anadolu’da genişleme olanağına ket vurdu. Mengü’nün ölümü aynı zamanda Moğol dünyasında kargaşaya neden olan taht mücadelesine sebep oldu. Ögedey ve Çağatay oğulları taht mücadelesi içinde oldukça dışlandılar. Ulu Hanlık için mücadele edecek aile Tuluy oğullarıydı. Hülagu, Batı Asya’da kendi egemenliğini kurduğundan tahta aday değildi. Bu sebepten taht için aday görünen iki kişi kalıyordu. Bunlar: Aruk Buka ve Kubilay’dan başkası değildi. Arık Buka, Moğol başkentinden başka bir yerde bulunmadığından dolayı Moğol geleneklerine bağlı bir kişidir. Muhafazakar Moğollar onu desteklemektedir. 

       Bu mücadeleler sırasında temelleri yeni atılmış olan ve Moğollar tarafından hanları atanan Çağatay Hanlığı iki ateş arasında kalmıştı. Arık Buka’nın atadığı Algu tarafından alınan risk Çağataylıların bağımsızlık yolunda ilk adımı atmalarına ortam hazırlamıştı. Nitekim Algu Han’ın Arık Buka’nın talimatlarını yerine getirmemesi üzerine Moğol Hanlarının taht mücadelesi içinde Algu Han ile Arık Buka’nın savaşlarını doğurmuştu. Bu savaşların kaybedeni Algu olmasına rağmen Organa Hatun ile evlenmesi ve Harezm ve Otrar’da hakimiyet kurması yarı bağımsız hareket edebilmesi anlamına gelmekteydi. Bu adımlar 1318 yılında Kebek Han’ın iş başına gelmesiyle bağımsızlıkla taçlanmıştı. Kubilay Çin’de hanlığını ilan ederken Arık Buka da Karakurum’da hükümdarlığını ilan etmişti. 

     Kubilay ise yerleşik düzen tarzını savunduğundan ve Çin kültürünü etkisinde kaldığı için bir çok Moğol tarafından eleştirilmiş ancak askeri ve yönetim alanlarında gösterdiği başarılar onun önemli bir destek almasını sağlamıştı. Özellikle kardeşi Hülagu,  taht yolunda Kubilay’ın önemli destekçisi olmuştur. Kubilay, hanedandan birçok kişi onun Moğol dünyasının başına geçmesini istedi. Sonunda Kubilay istekleri yerine getirdi ve 5 Mayıs’ta Kay-binğ’de hızla toplanan kurultayda Kubilay Ulu Kağan seçildi. Bu kurultayın meşruluğu tartışıldı çünkü şimdiye kadarki hanlar Orta Asya’da veya Moğolistan’da toplanan kurultaylarda seçilirdi. Bu hareket Kubilay’ın en önemli konuma ulaşmak için ilk adımı oldu. 

     Cengiz Han'ın torunlarının idaresinde Altınordu, İlhanlılar, Çağatay Hanlığı ve Kubilay Hanlığı olarak dört parçaya ayrılan bu devletin en doğusuna yer alan Kubilay Hanlığı başkentini Kubilay 'la birlikte Karakurum'dan Han Kenti’ne taşıyarak "Büyük Han" sıfatıyla diğerlerini bugünkü adıyla Çin'den idare etmeye başladı. 

        Kubilay Han 1264 yılında Arık-Buka’yı bertaraf ettikten sonra kısa süre içerisinde kuvvet kazandı. Algu Han’ın ölümü üzerine Mübarek-Şah’ın Çağatay tahtına oturmasını pek uygun bulmamıştır. Uygun bulmamasında ki en önemli faktör Mübarek-Şah’ın Müslüman olması ve kendisinden yarlıg almamasıdır. Budist bir hükümdar olan Kubilay Pekin’den Barak isimli şehzadeyi yollayarak bir bakıma Müslümanlığın önünü kesmek hem de kendisinden yarlıg almadan tahta geçen Mübarek Şah’ı tahtından azletmek istedi. Emirlerin taraf değiştirmesindeki önemli etkenlerden biri, başlarında bulunan Han’ın Cengiz geleneklerine aykırı hareket etmesi ve Müslüman olması etkili olmuştur 

       Kubilay Çin’in fethiyle uğraşırken bir yandan da Ögedey Han’ın torunu Kaydu’nun isyanıyla mücadele etmek zorunda kaldı. Öncelikle 1267 ile 1269 arasında Çağataylı Barak’ı yenmiş ve onun elinden İli ve Kaşgarya’yı almıştı. Kaydu bu zaferin ardından, Altın Orda Hanı Mengü Timur’la da ittifak kurarak Han unvanını kullanmaya başladı. Kubilay ona engel olmak amacıyla oğlu Nomokan’ı gönderdiyse de netice alamadı. Kaydu daha sonra Mançurya’da tımar sahibi Moğol prensi Noyon’la ittifak tesis etti. Kubilay meselenin ciddiyetini idrak ederek büyük bir orduyla Noyon’u mağlup etti (1288). Neticede Kaydu Kubilay’ın vefatına kadar ciddi bir sorun oluşturmaya devam etti. 

          Kubilay’ın Çin’deki yeni hükümet yapısında üç büyük merkezî büro bulunmaktaydı: Bunlar, sivil halkla ilgili tüm konularla uğraşan kâtiplik dairesi, askerî konularla ilgilenen has meclis, ülkenin dört bir tarafında hükümet yöneticilerini denetleyip rapor veren denetim kurulu idi. Sarayın aldığı önemli kararları uygulamak için tüm devlet dairelerinin bütün eyaletlerde temsilcileri mevcuttu. Çiftçilere arazilerine geri dönmek konusunda yardımcı olmak için tarım destekleme bürosu bile kurmuştu. Anlaşıldığı üzere Kubilay Han, Çin’de hâkimiyetini sağlayınca kendi devlet sistemi üzerine eğilmiş ve bu yapıyı bürokratik, askerî ve iktisadî işlerde teşkilatlanarak sağlamlaştırmayı tercih etmiştir. Ayrıca tarımın desteklenmesi ve çiftçilere yardımcı olunması ekonominin temeli olan ve Moğol istilasıyla bozulan ziraî sistemin yeniden tesis edilmeye çalışıldığını bize göstermektedir. 

       Kubilay Han’ın ilk saltanat yılında, devlet tarafından belirlenen önemli kitaplar yeni Moğol yazısıyla tercüme edilerek devletin idaresi ve toplumun kültürel ihtiyaçlarını karşılayan daha çok kaynak eser meydana getirilmiştir. Öte yandan, mütercimler kendi ana dillerinden Moğolca ve diğer dillere çeviri yapmakla birlikte, diğer dillerden de kendi ana dillerine çeviri yapmışlardır. Burada çalışanların hemen hepsinin çok dilli aydınlar olduğu ilgili kaynaklarda kaydedilmektedir. Kubilay Han döneminde geliştirilerek hukuk alanındaki metinlerin tercümesine ağırlık verilmiş, çalışanları 31 kişiden 41 kişiye çıkarılmıştır. Bu kurulda çalışanların da kendi alanında yetişmiş bilge kişilerden olduğuyla ilgili bilgiler kaynaklarda bulunmaktadır. Ayrıca Uygurlar özellikle 10. yy.dan itibaren Budist ve Mani çevresinden çok sayıda eseri kendi dillerine çevirmeye başlamışlardı. Nitekim 13.yy.da Moğol hükümdarı Kubilay’ın kurduğu tercüme heyetinin içinde iki Uygur rahibin olduğu ve bu Uygurların; Uygurca, Çince ve Tibetçe Budist külliyatının tercüme edilip yeniden düzenlenmesinde sorumluluk üstlendiği biliniyordu. 

        Kubilay döneminde de Kuzey Çin hâkimiyet altına alınınca Moğol Kağanlığı Japonya ile ilgilenmeye başlamıştır. Önce diplomatik yollarla tabiiyet isteyen Kubilay, Japonlardan istediği cevabı alamayınca 1274 ve 1281 yıllarında sefer düzenleyerek Japonya üzerine ordular göndermiştir. Her ne kadar güçlü bir orduya sahip olsa da yetersiz ikmal desteği, hava şartları gibi nedenlerden dolayı Moğollar bu seferlerde başarısız olmuşlardır. 

      Kubilay Han, 1268'de Güney Çin'e karşı başlatılan seferler sonucunda 1280'de ülkenin tamamı ele geçirilir. Kubilay, 1260 yılında tahta çıkarak Bejing'i başkent yapar. Bu dönemde Çin'le beraber Avrupa'nın yarısı ve hemen hemen bütün Asya Moğolların hakimiyetindedir. 

       Kubilay Hanın tüm Çin’i tek bir yönetim altında birleştirip Çin imparatoru olma hedefi doğrultusunda Güney Song’un ele geçirilmesi, bunun için de en büyük ticaret ortaklarından biri olan Japonya ile Çin arasındaki ilişkilerinin kesilmesi önemli bir adım olmuştur. Kubilay Han barışçıl bir yol izleyerek Japonya’ya elçiler göndermiştir. Ancak gönderilen elçiler Japonlardan hiçbir cevap alamadan ülkelerine geri dönmüştür. 

      Rossabi’nin Cengiz’den sonra Moğol gücünün dorukta olduğu dönemde yaşayan ünlü Venedikli seyyah Marco Polo’nun Batılılara “Asya onun yönetimi altındaki kıtadır.” dedirttiği, dünya imparatorluğu kurmak isteyen Cengiz’in torunu Kubilay Han'dır. 

       Kubilay Han Çin’i kontrol altında tutmak amacıyla bir takım idari tedbirler aldı. Buna göre üç temel devlet organı kurdu: vergilerden, çalışanlardan, törenlerden, savaşlardan, hukuktan ve kamu işlerinden sorumlu bir Genel Sekreterlik; Kuzey Çin’de konuşlandırılmış askeri birliklerin yönetiminden sorumlu Askeri İşler Dairesi; görevlileri ve imparator buyruklarının yerine getirilip getirilmediğini denetleyen bir Sansür Dairesi. Ayrıca yapılan diğer düzenlemelere göre hâkimiyet tamamen Han’ın elinde olacak, ödül ve cezaları o belirleyecek, önceki Çin hanedanının belirlediği vergiler kaldırılacak, vergiler muntazaman toplanacak, Karakurum’da da bir yönetim merkezi faaliyet gösterecekti. İmparatorluk nüfusunu üçe böldü. Buna göre en üst sınıfı Moğollar, ikinci sınıfı yabancılar, en alt sınıfı da Çinliler oluşturdu. Çinlilerin bazı önemli görevlere getirilmelerini de yasakladı. Kubilay Han bu tedbirlerle kalabalık Çin nüfusu arasında Moğolların ayrıcalığını sağlayarak onların eriyip gitmesini önlemek istiyordu. Kubilay Han ekonomide de bazı önemli ıslahatları yürürlüğe soktu. Güney Çin’i Pekin’e bağlayan büyük kanalın inşası, kâğıt para basımı, yam teşkilatının kurulması, ticaretin teşvik edilmesi olumlu icraatlarındandı. Ancak Moğollar lehine yapılan düzenlemelerle Çinli köylüler ve kölelerin durumu daha da kötüleşti. Bu durum ilerde Moğollara karşı çıkacak isyan hareketlerini körüklüyordu. 

        Kubilay, Pekin saraylarına yerleşmiş bir cihangirdi ama, dünyanın dört bir ucunda olup biteni görüyordu. Pekin'de yüzlerce okul açıp herkesi okumaya teşvik etti. Hastaneler kurdu, kitaplıklar inşa ettirdi, yeni yollar açtı. Pekin’i bir ucundan diğer ucuna kesen yollar, Kubilay zamanında yapılmıştır. Dünyanın ilk posta teşkilatını Pekin'de kuran Kubilay'dır. Mübadele vasıtası olarak bilinen altının yerine kağıt para, İlk kez Pekin'de basıldı ve piyasaya sürüldü. Altının yerine kağıt paranın geçerli olması, ancak Kubilay gibi bir devlet adamını gerektirir Nasıl, bir Çin icadı olan barut, Kubilay Hanının elinde bir top haline getirilmiş ve ilk kez Çinlilere karşı kullanılmış ise, kâğıdın yapını Kubilay Çinlilerden öğrenmiş, fakat ondan para yapmayı kendisi düşünmüştür. Kubilay döneminde Pekin, bütün dünya tarihinde görülmemiş bir zenginlik ve ihtişam içinde yüzüyordu. İtalyan gezgini, Marco Polo'nun Çine gelmesi bu sıralara rastlar.  Kubilay Hanın huzuruna kabul edilmiş, konuk edilmiş ve bütün ülkeyi gezmesine yardım edilmiştir. Marco Polo daha sonradan yayınladığı kitabında gördüklerini, büyük bir tutku ve heyecanla yazıya dökmüştür. 

         Kubilay Kağan tahta yerleştikten sonra Moğol İmparatorluğu’nun idarî yapısını yeniden düzenledi. Başşehri, Orhon vadisindeki Karakurum’dan eski Çin başşehri Yen-kin yakınlarında kurduğu Han balık (Çin kaynaklarında Ta-tu, bugünkü Pekin) şehrine taşıdı. İran’ın idaresini Hülâgû’nun oğlu Abaka’ya, Cuci ulusunun idaresini Batu Han’ın torunu Mengü Timur’a, Çağatay ulusunun idaresini de Kara Hülâgû’nun oğlu Mübârek Şah’a verdi. Kubilay Kağan, daha sonra Çağatay hânedanından Barak Han’a yarlık verip ülkeyi kendi nâibi sıfatıyla ve Mübârek Şah’la birlikte yönetmesini istedi. Ancak Barak Han mücadeleye girdiği Mübârek Şah’ı mağlûp edip Hucend’i ele geçirdi. (1311) Kubilay Kağan taht iddiasıyla ortaya çıkan Ögedey’in torunu Kaydu’yu bozguna uğrattı (1268). Uzun bir mücadelenin ardından 1276’da Sung hânedanına nihayet verip Çin’in yegâne hâkimi durumuna geldi ve Çin tarihinin resmî yirminci sülâlesi olan Yüan hânedanını (1271-1368) kurdu. Doğrudan yahut kendisine tâbi hanlıklar vasıtasıyla doğuda Büyük Okyanus’tan batıda Akdeniz’e ve Doğu Avrupa’ya kadar uzanan geniş bir imparatorlukta hüküm sürdü.


                           SONUÇ


         Mengü Han Cengiz Han ve Ögedey Han’ın doğu ve batı yönünde genişleme siyasetini devam ettirmesinin yanında, devleti merkezileştirmek ve bozulan mali yapıyı yeniden tesis etmek amacıyla bir takım idari düzenlemeleri hayata geçirdi. Bilhassa vergi alanında önemli kararlar aldı. Son dönemlerde hazineye borcu olan tâbilerin borçlarını tahsil etti. Doğrudan Karakurum tarafından atanan genel valiler aracılığıyla yönetilen Horasan gibi yerlerde nüfus sayımları yapılarak alınması lüzumlu vergiler belirlendi. Göçerlerden kopçur adıyla yüz koyundan bir koyun vergi olarak alındı. Yerleşik halktan olan tacirlerden tamga vergisi, tarım arazilerinden de kalan vergisi tahsil edildi. Dini hoşgörü gereğince bütün din adamları vergiden muaf tutuldu.

        Mengü Han’ın vefatından sonra kardeşleri Kubilay ile Arık Buka arasında taht kavgası yaşandı. Kubilay Çin sınırında, Arık Buka ise Karakurum’da topladıkları kurultaylarda kendilerini büyük han olarak ilan ettiler. Ancak iki kardeş arasındaki mücadeleden Kubilay zaferle ayrıldı (1261) ve Büyük Moğol Hanı oldu32. Kubilay Çin seferini devam ettirmek ve Çin’i daima kontrol altında tutmak niyetinde olduğundan dolayı başkenti Karakurum’dan Dadu (Hanbalık veya Pekin)’ya taşıdı. 1268’den 1279’a kadar sürdürdüğü seferlerle Song İmparatorluğu’na son vererek Çin’in tek hâkimi oldu33. Çin tarihinde Kubilay’la birlikte başlayan ve 1368’e kadar devam eden Moğol hâkimiyeti devresi Yuan Hanedanı dönemi adlandırmasıyla ifade edilir. 

      Kubilay Çin’in fethiyle uğraşırken bir yandan da Ögedey Han’ın torunu Kaydu’nun isyanıyla mücadele etmek zorunda kaldı. Zira Imıl Irmağı ile Tarbagatay dağlarındaki topraklarında hüküm süren Kaydu, Tuli sülalesine karşı kendi meşruluğunu ihya etme çabasındaydı. Öncelikle 1267 ile 1269 arasında Çağataylı Barak’ı yenmiş ve onun elinden İli ve Kaşgarya’yı almıştı. Kaydu bu zaferin ardından, Altın Orda Hanı Mengü Timur’la da ittifak kurarak Han unvanını kullanmaya başladı. Kubilay ona engel olmak amacıyla oğlu Nomokan’ı gönderdiyse de netice alamadı. Kaydu daha sonra Mançurya’da tımar sahibi Moğol prensi Noyon’la ittifak tesis etti. Kubilay meselenin ciddiyetini idrak ederek büyük bir orduyla Noyon’u mağlup etti (1288). Neticede Kaydu Kubilay’ın vefatına kadar ciddi bir sorun oluşturmaya devam etti34. 

     Kubilay Han Çin’i kontrol altında tutmak amacıyla bir takım idari tedbirler aldı. Buna göre üç temel devlet organı kurdu: vergilerden, çalışanlardan, törenlerden, savaşlardan, hukuktan ve kamu işlerinden sorumlu bir Genel Sekreterlik; Kuzey Çin’de konuşlandırılmış askeri birliklerin yönetiminden sorumlu Askeri İşler Dairesi; görevlileri ve imparator buyruklarının yerine getirilip getirilmediğini denetleyen bir Sansür Dairesi. Ayrıca yapılan diğer düzenlemelere göre hâkimiyet tamamen Han’ın elinde olacak, ödül ve cezaları o belirleyecek, önceki Çin hanedanının belirlediği vergiler kaldırılacak, vergiler muntazaman toplanacak, Karakurum’da da bir yönetim merkezi faaliyet gösterecekti. Kubilay Han bu tedbirlerin yanı sıra Çin’de memuriyete girişte uygulanan Konfüçyüs bilgisi sınavını iptal ederek Moğolların memur olmalarını sağladı. İmparatorluk nüfusunu üçe böldü. Buna göre en üst sınıfı Moğollar, ikinci sınıfı yabancılar, en alt sınıfı da Çinliler oluşturdu. Çinlilerin bazı önemli görevlere getirilmelerini de yasakladı. Kubilay Han bu tedbirlerle kalabalık Çin nüfusu arasında Moğolların ayrıcalığını sağlayarak onların eriyip gitmesini önlemek istiyordu. Kubilay Han ekonomide de bazı önemli ıslahatları yürürlüğe soktu. Güney Çin’i Pekin’e bağlayan büyük kanalın inşası, kâğıt para basımı, yam teşkilatının kurulması, ticaretin teşvik edilmesi olumlu icraatlarındandı. Ancak Moğollar lehine yapılan düzenlemelerle Çinli köylüler ve kölelerin durumu daha da kötüleşti. Bu durum ilerde Moğollara karşı çıkacak isyan hareketlerini körüklüyordu.

      Kubilay Han döneminde Uzakdoğu’da önemli askeri faaliyetler icra edildi. 1268 ve 1271 yıllarında Japonya Kralı’ndan Moğol hâkimiyetini tanıması talep edildi. Japonların Moğol hâkimiyetine karşı direnmesi üzerine 1281 yılında Moğol, Çinli ve Korelilerden oluşan büyük bir orduyla Japonya’ya çıkartma yapıldı. Moğol ordusu Japonları yenilgiye uğrattıysa da tayfun çıkmasından dolayı Kore-Çin donanması yok olunca büyük zayiatla geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu mağlubiyete rağmen Kubilay Han 1288’de Annam Krallığı ile Çampa Krallığı (Vietnam)’nı vergiye bağladı. 1293’te Endonezya, 1294’te de Kimmer Krallığı ile Birmanya Moğol hâkimiyetini tanıdı. Aynı yıl Kubilay Han vefat etti36. Marco Polo’nun deyimiyle o “Adem’den bugüne kadar yeryüzüne gelmiş geçmiş insanların, ülkelerin ve hazinelerin en kudretli adamı” idi.


Teşekkür ederim. 

Mihriban KAYA

İstanbul 2020


                        KAYNAKÇA


ROSSABİ, Morris,  Kubilay Han Yaşamı ve Dönemi, çev. Özgür Özol, I. Basım, İstanbul 2015, s.26-27


CONSTANTİN d'Ohsson, Abraham, Moğol Tarihi Denizler İmparatoru Cengiz, çev. Bahadır Apaydın, III. Kitap, Anadoluhisarı 2008, s.219


TOGAN, İsenbike, Çinggis Han ve Moğollar, Türk Tarihi Araştırmaları, www.Altayli.NSAUN  


SAUNDERS, J. J.  çev. Nesrin Moralı, İlk Dünya Tarihini Yazan Raşideddin, Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi,  s.2


ROUX Jean-Paul,  Moğol İmparatorluğu Tarihi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, Aralık 2001, s.323


ÇINAR, Orhan,“Social Sciences Studies Journal" Moğol İmparatorluğunda Yaşanan Arık Buka- Kubilay Mücadelesi “Çağataylıların İlk Bağımsızlık Teşebbüsleri" İstanbul 2019, s.3794


KAYHAN, Fahri, Kubilay Han ve Dönemi, s.10-11


SAMUR, Sebahattin, “İbrahim Tennuri Kayseri 2011 Sempozyumu Bildiri Kitabı”, XI. Yüzyılda Anadolu’nun Siyasi Durumu, Kayseri 2011, s.17


DURMAZ, Samet, “Genel Türk Tarihi Araştırmaları Dergisi" Çağatay Hanı Barak ile İlhan Abaka Arasında ki Mücadeleler, Cilt: 1, Sayı: 2, 2019, s.209


KOÇ, Dinçer, Altın Orda Tarihi, 2010, s.24-25


DAYI, Özkan, “Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi” Câmiü’t-Tevârîh’te Kubilay Han’ın Çin’deki İdarî Teşkilatı ve Bayındırlık, 2015, s.241


YUNUSOĞLU, Mağrifet Kemal, Moğol Döneminde Çeviri ve Uygur Mütercimler, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten, 2019, s.13-14

ŞEN, Huriye, Moğolların İzinden Japonya’ya Seyahat, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi,  2018, s.82


ANZERLİ, Cihan,  XVII. Yüzyıl Moğol Kroniklerinin Türk-Moğol Adetleri Yönünden Karşılaştırılması, Yüksek Lisans Tezi, Ankara  2017, s.19


KIRKIL, Emin, Huriye Şen, Kubilay Han Döneminde Moğol-Japon İlişkilerine Dair Japonca Kaynaklar Hakkında, www.turkishstudies.net/history 2020, s.3


ATA, Aysu, “ Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türkoloji Dergisi” Orta Asya ve Köktürkler Üzerine Farklı Bir Bakış, 2019, s.407


KOÇ, Dinçer, Altın Orda Tarihi, 2010, s.24-25


Türk Tarih Arşivi, Kubilay Han 1214-1294


TDV İslam Ansiklopedisi, geniş bilgi için bkz. https://islamansiklopedisi.org.tr/kubilay-kagan 

 


Vietnam Savaşı (1965-1973)


                                                    Mihriban KAYA

ÖZET:

Vietnam Savaşı denen ve 1965'de başlayıp 1973 yılı başlarına kadar sekiz yıl devam eden, Amerika'nın Kuzey Vietnam'la mücadelesi, Amerikan tarihi bakımından olduğu kadar, savaş sonrası milletlerarası münasebetlerin gelişmesi açısından son derece önemlidir. Vietnam savaşı, bir süper devletin, 17 milyonluk bir küçücük ülkede bataklığa nasıl saplandığının da bir hikayesidir. Bu, aynı zamanda, ağır tabiat şartlarından iyi  yararlanan bir gerilla taktiğinin, en mükemmel konvansiyonel silahlar karşısındaki zaferinin de bir ifadesidir.

        Nihayet, 1861-1865'denberi,  yani son yüz yıl içerisinde ilk defa, Amerikan halkı, manasız ve amaçsız bulduğu bu savaş dolayısıyla federal hükümete karşı başkaldırmıştır. Amerika'nın Vietnam'a bulaşması birdenbire olmamış, yavaş yavaş gelişen bir politikanın neticesi olarak ortaya çıkmıştır. 1954 Temmuzundaki Cenevre anlaşmaları ile Laos, Kamboçya,  Kuzey ve Güney Vietnam bağımsız devletler olmuşlardı. Yalnız, 17'nci enlemin kuzeyinde bulunan Kuzey Vietnam'da Ho Chi Minh liderliğinde bir komünist rejim bulunuyordu. Bu rejimin daha kuzeyinde ise Çin gibi bir komünist dev vardı. Onun da kuzeyinde, Sovyet  Rusya gibi bir komünist süper-devlet bulunmaktaydı. Meseleye bu açıdan bakınca, Kuzey Vietnam Asya'daki büyük komünist blokun bir ileri ucu, bir ileri karakolu idi ve bu hali ile de bütün Hindiçini kıtası için muhtemel bir tehdit ve tehlike idi. 

        Bu sebeple Amerika, 1954'den sonra Vietnam'da ve genel olarak Hindi Çini’de Fransa'nın yerine geçti ve Asya komünist bloku ile SEATO üyelerinin meydana getirdiği anti-komünist güney-doğu Asya arasında bir tampon teşkil eden Güney Vietnam ile yakından ilgilenmeye başladı. Güney Vietnam'da 23 Ekim 1955'de yapılan bir referandumda İmparator  Bao Dai düşürüldü ve Vietnam'ın başına Ngo Dinh Diem  geçti. Koyu bir komünist aleyhtarı olan Diem'i Amerika hemen 26 Ekimde tanıdı ve Diem de ilk günden itibaren Amerika'ya dayanma yoluna gitti. 

       Diem 8-10 Mayıs 1957'de Amerika'yı ziyaret etti ve yayınlanan ortak demeçte, Çin'in de adı zikredilerek, bölgede komünizmin yıkıcı faaliyetlerini gittikçe arttırmakta olduğuna dikkat çekildi. Diğer taraftan, 1954 Cenevre anlaşmalarına göre, Kuzey ve Güney Vietnam seçimler yoluyla birleştirilecekti. Seçimler 1956 yılında  yapılacaktı. O zamanki genel kanaat odur ki, eğer 1956 yılında seçimler  yapılmış olsaydı, Ho Chi Minh Güney Vietnam'da da seçimleri kazanabilirdi. Bunu bildiği içindir ki, Güney Vietnam diktatörü, katolik ve anti-komünist Diem bu seçimlere yanaşmadı. Amerika da Diem'i destekledi. Ho Chi Minh 1957 yılına kadar bekledi. Diem'in seçime yanaşmadığını görünce, Diem hükümetini devirmek için, Güney Vietnam'daki Viet Cong vasıtasıyla yoğun terörist faaliyetlerine ve gerilla mücadelelerine girişti. Viet Cong ‘un Güney Vietnam'da yarattığı huzursuzluk o derece ciddi bir hal aldı ki, Başkan Eisenhower 4 Nisan  1959'da yaptığı bir konuşmada, 12 milyon nüfuslu Güney Vietnam'ın komünist kontrolü altına düşmesinin, 150 milyonluk bir bölgeyi tehlikeye sokacağını, Amerika için ve "hürriyet için" yıkıcı bir gelişmeyi başlatacağını, bundan dolayı Amerika'nın güvenliği ve milli menfaatleri için Güney Vietnam'a ekonomik ve askeri yardımın yapılması gerektiğini söylüyordu. Amerika'nın Vietnam'a bulaşması böyle  başladı.

       Başkan Eisenhower 1960 Kasımında görevden ayrıldığında  ve Kennedy Başkanlık seçimlerini kazandığında, Amerika'nın Güney Vietnam'da 1000 "askeri danışmanı bulunuyordu. Başkan Kennedy 22 Kasım 1963 günü öldürüldüğünde ise, bu danışmanların sayısı 17.000 olacaktır. Bu arada 70 danışman da öldürülmüştü. Amerika ilk kayıpları vermeye başlamıştı. 

        Amerika'nın yeni Başkanı John F. Kennedy 20 Ocak 1961'de görevine  resmen başladığı zaman Viet Cong’ un faaliyetleri ile Güney Vietnam'da durum daha da kötüleşmişti. Bu sebeple Kennedy, Başkan Yardımcısı Lyndon B. Johnson'ı, durumu yerinde incelemek üzere; 1961 Mayısında Güney Vietnam'a gönderdi. Johnson ve Diem  arasında yapılan görüşmeler sonunda, 13 Mayıs 1961'de yayınlanan  ortak bildiride, Güney Vietnam'da mevcut olan gerilla savaşı ve  "Komünist İmparatorluğu'nun" "Hür Vietnam’a yaptığı baskı karşısında alınması gereken tedbirler 8 madde halinde belirtiliyordu ki,  bu tedbirler arasında Amerika'nın askeri yardımı ile uzman yani danışman  yardımı başta geliyordu. 

       Bu durum karşısında Kennedy iki baskı arasında kalmıştır. Askerlere  göre Güney Vietnam'a Amerikan askeri gönderilmeliydi. Dışişleri Bakanlığı ise, bunun tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini ve Amerika'yı Vietnam'da Fransa'nın durumuna düşürebileceği görüşünü ileri sürdü. Başkan Kennedy bu iki görüşün arasında yer aldı ve Güney Vietnam'daki Amerikan askeri danışmanlarının sayısını arttırdı. 1963 Kasımında bir suikaste kurban gittiğinde, danışmanların sayısı 17.000'i bulmuştu. 

       Fakat bu meseleye çare olmadı. Öte yandan, Güney Vietnam'da Diem'in diktatörlüğü her geçen gün halk için çekilmez hale gelmeye başlamıştı. Bu sebeple, siyasi reformlar yapabilecek bir idareyi işbaşına getirmek amacı ile ve Amerika'nın desteklediği bir darbe ile, Diem 1963 Aralık ayında İktidardan düşürüldü ve yerine General Duong Van Minh başkanlığında bir Askeri İhtilal Konseyi geçti. Kennedy'nin öldürülmesinden sonra, Anayasa gereği, Başkanlığa, Başkan Yardımcısı Johnson geçti. Johnson'la beraber Amerika'nın Vietnam politikası da yeni bir safhaya girdi. Daha doğrusu Amerika Vietnam savaşına fiilen bulaştı. Zira, 2 Ağustos 1964 günü Tonkin Körfezinde Amerikan donanmasına ait Maddox destroyeri Viet Minh (Kuzey Vietnam) gemilerinin saldırısına uğradı. 4 Ağustos günü bu saldırılar diğer Amerikan gemilerine de yöneldi. Amerikan donanması bu saldırıları püskürtmekle ve iki Viet Minh gemisini batırmakla beraber, hukuken Viet Minh Amerika'ya saldırıda bulunmuş olmaktaydı.   

           Bu sebeple, Başkan Johnson 5 Ağustos'ta Kongre'ye gönderdiği mesajda, komünizmin saldırılarına karşı Amerika'nın kararlılığını göstermesini ve bu saldırılara karşı koymada, asker kullanma da dahil; Başkana yetki verilmesini istedi. Kongre ise, 10 Ağustosta aldığı ortak kararında, Başkana, Amerikan silahlı kuvvetlerine karşı vuku bulacak her türlü saldırıyı defetmek ve Amerika'nın SEATO antlaşması çerçevesi içindeki taahhütlerini yerine getirmek için, Amerikan askerlerinin kullanılması da dahil, her türlü tedbiri alma yetkisini verdi. Karar, Senato'da 2'ye karşı 88 ve Temsilciler Meclisinde de sıfıra karşı 416 oyla kabul edilmişti.  Amerika'nın bu kararlılığı, Viet Minh'in cesaretini kıracağı yerde, güneydeki faaliyetlerini daha da arttırdı. Bunun üzerine Başkan Johnson  Kuzey Vietnam'ı müzakere masasına oturtabilmek amacı ile 1965 Şubatından itibaren Kuzey Vietnam'ı bombalatmaya başladı. Maksat, Viet Minh gerillalarının gücünü kaynağında yok etmekti.

           Bu sebeple askeri hedefler bombardıman ediliyordu. Bu bombardımanlar  üç yıl sürecektir. Fakat bombardımanlar istenen neticeyi vermedi. Zira Ho Chi  Minh, Amerika'nın havadan yaptığı baskıya, karada kendi baskısını arttırarak cevap verdi. Yani, Güney Vietnam'a sızmalar ve gerilla faaliyetleri büsbütün arttı. Bu ise Amerika'yı, Vietnam'ı Amerikan askeri ile savunmaya sevk etti. 1965 Mayısında Güney Vietnam’a 80.000 asker gönderildi. Bu sayı giderek artacak ve 600 bine yaklaşacaktır. Vietnam'a asker gönderilmesi Amerika'nın kendi içinde büyük çalkantıya sebep oldu. 

         Zira Amerikan askeri ölmeye başlayınca Amerikan kamu oyunda tepkiler artmaya başladı. Büyük şehirlerde ve bilhassa üniversitelerde Vietnam savaşına karşı protesto gösterilerine girişti. Gençlik Vietnam savaşının ve orada ölme gereğinin sebebini anlayamıyordu. Vietnam savaşı, Amerikan kamu oyu için sebebi anlaşılamayan manasız ve amaçsız bir savaş haline gelmişti. O kadar ki, Amerikan Kongresi de Başkan Johnson'ın aleyhine bir tutum almaya ve Johnson'ın yanlış değerlendirme ile kendilerini yanılttığını söylemeye başladı. Amerika'nın Avrupalı müttefikleri de Amerika'nın Vietnam macerasını tasvip etmediler. Batı ittifakı Vietnam'da bir prestij yarası alırken, öte yandan Amerika kendi müttefiklerine yeteri kadar danışmadan bir maceraya girmişti ki, bu maceranın sonu Batı Avrupa'yı da işin içine çekebilirdi. Bu konuda en fazla tepki gösteren de Fransa oldu. Halbuki Amerika'nın bu savaşı değerlendirmesindeki faktörler şöyle idi. Amerika Güney-Doğu Asya ile Pasifiği kendi milli menfaatlerinin ve güvenliğinin hayati bir bölgesi olarak telakki ediyordu.

        II. Dünya Savaşında Japonya ile çatışmaya sürüklenmesinin sebebi de, Çin'i korumaktan ziyade, Japonya'nın güneye sarkıp Güney-Doğu Asya ve Pasifiği tehdit etmesiydi. Kuzey Vietnam'a da bu sefer Çin açısından bakıyor ve Kuzey Vietnam'ı Çin'in bir uzantısı olarak görüyordu. Bilhassa Çin'in 1959 da Tibet'i işgali ve 1962'de de Hindistan'a saldırması, 1964'de Çin'in kendi atom bombasını yapması ve nihayet 1965'de Savunma Bakan Lin Piao'nun Güney-Doğu Asya'dan söz etmesi, Amerika'nın bu konudaki  endişelerini arttıran gelişmeler olmuştur. Bütün bunlardan başka, Vietnam'ın yüzlerce yıl Çin hakimiyeti altında yaşamış olmasını ve ayrıca, Çin Vietnam'a hakim olduğu takdirde, bölgede yaşayan geniş Çin azınlıklarını da harekete geçirebileceğini de unutmamak gerekir.  

            Bununla beraber, Başkan Johnson, bir yandan Vietnam savaşında tırmanmaya giderken, öte yandan da, çeşitli kanallardan barış için teşebbüslerini de eksik etmedi. Bu teşebbüsler 1966-1967'de yoğunlaştı. Bu gelişmelerin neticesi olarak 1968 Mayısında Paris'te Kuzey Vietnam ve Amerika arasında barış görüşmeleri başladı ve görüşmeler biraz ilerleyince de, Başkan Johnson 31 Ekim 1968 tarihinden itibaren Vietnam'ın bombardımanını durdurdu.

        1968 Kasımında yapılan Başkanlık seçimlerini Cumhuriyetçi Partiden Richard Nixon kazandı. Nixon, 20 Ocak 1969'da Başbakanlık görevine başladığında Vietnam'da 540.000 Amerikan askeri bulunuyordu ve 31.000 Amerikan askeri de Vietnam'da ölmüştü. Bu sebeple  Nixon ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, Vietnam politikasına yeni bir şekil verdiler. Buna göre, Amerika bir yandan Vietnam'daki askerini yavaş yavaş geriye çekerken, bir yandan Kuzey Vietnam'ın bombalanması daha da arttırılacaktı. 

         Bunun da sebebi, Kuzey Vietnam'ı barışa zorlamaktı. Nitekim, Nixon idaresi bütün bunları yaparken Paris'te devam etmekte olan barış görüşmelerini de hızlandırmaya çalıştı. Nixon, Amerika'yı Vietnam bataklığından çekip çıkarmaya kararlı idi. Bundan dolayı, 1969 Haziranında 25.000 Amerikan  askerini Vietnam'dan çekti. 1971 yılı sonlarında geri çekilen asker sayısı 200.000'i bulacaktır. Bu arada da, Nixon, 1969 Temmuzunda Pasifik bölgesinde yaptığı bir gezi sırasında, 25 Temmuzda Guam adasında yaptığı basın toplantısında, Guam Doktrini veya Nixon Doktrini denen görüşlerini ortaya attı. "İşbirliği yolu ile barış" (peace through partnership) prensibine dayanan bu görüşlere göre, Amerika bundan böyle dünyanın neresinde olursa olsun, Vietnam örneği savaşlara girmeyip müttefiklerine Amerikan askerini kullanarak değil, ekonomik ve askeri yardım suretiyle destek olacaktı. Nixon Doktrini, bir bakıma, 1957 Ocak tarihli Eisenhower Doktrinin tersi oluyordu. Çünkü Eisenhower Doktrini Amerikan askerinin kullanılması esasına dayanmaktaydı.

         Paris'te sürmekte olan barış görüşmeleri ancak 1973 yılı başında bir neticeye ulaşabildi. Bunda, 1972 yılında Amerika'nın Çin'le münasebetlerini düzeltmesi ve ayrıca Sovyet Rusya ile Amerika arasında 1972 Mayısında SALT-İ antlaşmasının imzası büyük rol oynamıştır. Çünkü, Kuzey Vietnam'ın iki destekçisi olan, hem Sovyetlerin ve hem de Çin Halk Cumhuriyeti'nin, Amerika'nın Vietnam'da sıkışık bir durumda bulunduğu bir sırada, bu ülke ile münasebetlerini yumuşatması, Kuzey Vietnam için müspet bir gelişme değildi. Ho Chi Minh, bir yalnızlık ihtimalinden endişe etti. Kaldı ki, Amerikan bombardımanlarının Kuzey Vietnam'da yaptığı tahribat da öyle kolay onarılacak cinsten değildi. Ülke gerçekten harap bir duruma girmişti. Bu faktörler, Ho Chi Minh'i savaşı sona erdirmeye sevk etti. 

          Amerika'ya 55.000 Amerikan askerinin ölümüne mal olan Vietnam barışı Paris'te 27 Ocak 1973'de imzalandı. Esas metni 23 maddeden ibaret olan bu barış ile, 1954 Cenevre anlaşmalarına dönülüyor, yani 17. enlem yine Kuzey ve Güney Vietnam arasında sınır oluyordu. Amerika altmış gün içinde Vietnam'daki bütün askerini ve malzemesini geri çekecek ve mevcut üslerini de tasfiye edecekti. Buna mukabil, Kuzey Vietnam da Güney Vietnam halkının kendi kaderini  kendisinin tayin etmesine ve istediği siyasi rejime kendisinin karar vermesine müdahale etmeyecekti. Kuzey ve Güney Vietnam'ın birleştirilmesi, kuvvet ve zor yoluyla değil, iki tarafın aralarında  yapacakları müzakereler, karşılıklı anlaşma ve barış yoluyla gerçekleştirilecekti. 

              Bundan başka, Kamboçya ve Laos'un tarafsızlığına ve bağımsızlığına taraflar tam saygı göstereceklerdi. Nihayet, Kuzey Vietnam ile Amerika arasında meydana gelen bu yeni münasebet düzeni  dolayısıyla, savaş yaralarının sarılmasında ve kalkınmasında Amerika, Kuzey Vietnam'a yardım edecekti. Amerika, bu barış ile nihayet yakasını Vietnam'dan kurtarmaya muvaffak olmuştu. Lakin Vietnam meselesi bu barış ile kapanmadı. Barış ancak 22 ay devam edebildi. Bu sürenin sonunda Güney Vietnam komünistlerin eline geçti. Amerika, Vietnam'dan çekildikten sonra, Güney Vietnam'ın yaklaşık 1 milyon kadar askeri, 1.600 uçağı ve 600 tankı vardı. Fakat, Viet Cong gerillalarının faaliyeti dolayısıyla, bu asker sabit mevkileri savunmakta idi. Saldırı gücü yoktu. Diğer taraftan, Vietnam savaşının Amerikan kamu oyunda uyandırdığı tepki dolayısıyla, barıştan hemen sonra Amerikan Kongresi de Güney Vietnam'a yapılan yardımları, azaltmaya başladı. Askeri yardım 1 milyar Dolardan 700 milyona ve ekonomik yardım da 750 milyon Dolardan 425 milyona indirildi. Buna karşılık Güney Vietnam'daki askeri durum da iyi değildi. Saygon rejimine karşı savaşan Vietnam Halk Ordusunun güneyde 200.000 askeri bulunuyordu. Viet Cong gerillalarının kuvveti de 100.000 civarında idi. Bütün bunlara bir de Saygon hükümeti içindeki suiistimalleri ilave etmek gerekiyordu. 

          Bu şartlardan yararlanan Kuzey Vietnam 1974 Aralık ayı başlarında Kamboçya'dan Mekong Nehri deltasından Güney Vietnam'a doğru saldırılara geçti. Bu saldırıları Kuzeyden ve diğer yerlerden de yapılan bir çok saldırılar takip etti. Bu saldırılar o kadar çabuk gelişti ki, Güney Vietnam başlıca birer birer komünistlerin eline geçmeye başladı. Güney Vietnam ordusu bu saldırılar karşısında çabucak çöktü. En son 30 Nisan 1975'de başkent Saygon'un komünistlere  teslim olması ile, bütün Vietnam, otuz yıllık bir mücadeleden sonra komünistlerin kontrolü altına girmiş oluyordu. Bu ise Güney-Doğu Asya bölgesindeki kuvvet münasebetlerinin yapısında mühim değişiklikler meydana getirerek yeni bir dönemi açacaktır.




Teşekkür ederim.

Mihriban KAYA